Kullanıcı Adı : Şifre : Kayıt Ol Şifremi Unuttum
GÜNCEL
GÜNCEL
İSLAM’DA KADIN
EHLİBEYT AÇISINDAN KADIN
KURAN AÇISINDAN KADIN
MEHDEVİYET GÖLGESİNDE KADIN
VELAYET PENCERESİNDE KADIN
FIKIHTA KADIN
HİCAP
HAYIZ
EVLİLİK
BOŞANMA
ÇOCUK ALDIRMA
MİRAS
TOPLUMDA KADIN
ÇOCUK EĞİTİMİ
AİLEDE KADIN
KADININ ÇALIŞMASI
TARİHTE KADIN
İMAN İNCİLERİ
LANETLENMİŞ KADINLAR
YAKIN TARİHTE KADIN
DİĞER DİNLERDE KADIN
KADININ KONUMU
İSLAMİ OLMAYAN TOPLUMLARDAKİ KADIN SORUNLARI
KADIN VE KÜLTÜR
KADIN VE SANAT
MAKALELER
ŞİİRLER
KÜTÜPHANE
KÜTÜPHANE
MEDYA
MEDYA
HANIM ELİ
SÜS VE GÜZELLİK
PRATİK BİLGİLER
YEMEK TARİFLERİ
KADIN VE SAĞLIK
KADIN HASTALIKLARI
HAMİLELİK DÖNEMİ
ÇOCUK GELİŞİMİ
DOĞADAKİ ŞİFA
SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER
KUR'AN I KERİM MEALİ
LİNKLER
TV KANALLARI
Türkçe Kanallar
On4 Tv
Zehra Tv
Ulke Tv

Tv5
Hilal Tv
Yumurcak Tv
Kudus Tv
Arapça Kanallar
Almanar
Alalam Tv
Alforat Tv
Alkawthar Tv
Farsça Kanallar

Irib 1

Irib 2

Irib 3

Irib 4

Irib 5
Press Tv
Jam e Jam 1
Jam e Jam 2
Jam e Jam 3
Quran Tv
Azeri Kanallar
Sahar Tv
HAVA DURUMU
ISTANBUL
NAMAZ VAKİTLERİ
ÇOCUK TERBİYESİ
31-10-2011 18:32

Kur'an ve Ehl-i beyt

örneklemeleriyle

ÇOCUK   TERBİYESİ

 

Üstad İbrahim EMİNİ

 

 

 TAKDİM

 

Toplumsal bir inkılap ve değişim, ancak, temelde yapılan bir takım eğitim programlarıyla mümkün olabilir. Yarının liderleri, bilim adamları, önemli konularda sorumluluk üstlenen kişiler, büyük din alimleri ve kitlesel sınıfların tümünün bugünün çocukları olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla, asıl faaliyet programları ve çalışmaların yoğunluğu çocuklara yönelik olmalıdır. Bu nesil, yaş ağaç gibi her tarafa eğilebilen bir sınıf olduğu için herkes var gücünü harcayarak geleceğin toplumunu oluşturacak bu kesimi kendine taraf etmeye ve kendi amaçları doğrultusunda yetiştirmeye çalışmaktadır.

Aslında İslam'ın bu husustaki kaynakları ve talimatlarını inceleyecek olursak, göreceğiz ki toplumdaki çocuk neslinin terbiye ve ahlaki değerler doğrultusunda yetiştirilmesi için aynı toplumda yaşayan büyüklere büyük bir hak ve sorumluluklar yüklenmiştir.

Bu konu, ilgili İslami eser ve kaynaklarda "Evladın baba ve anneler üzerindeki hakları" adı altında emir ve yasaklar halinde sunulmaktadır. Hatta İslam bu hususun önemini "Nasıl bir eş seçmelisiniz?" ünvanı altında gereken tavsiyelerle vurgulamaktadır. Bu tavsiyeleri ele aldığımızda asıl dikkat-ı nazara alınan hususun, seçilen eşin, insanın çocukları için bir anne olacağı ve geleceğin toplumu sayılan bu neslin eğitiminin onun eliyle gerçekleşeceği hususu olduğunu anlamaktayız. Bu yüzden, annenin manevi huy ve hasletlerinin, davranışlarının ve tüm özelliklerinin gebelik aşamasında bile çocuğa intikal edeceği, bilimsel veriler açısından da kesinlik kazanmıştır.

İslam bu zarif ve esnek yaratığın eğitiminin önemini göz ardı etmemiş ve buna gereken ehemmiyeti vermiştir. Bu alandaki büyük sorumluluğunu bilmeyen gafil anne ve babaları zaman zaman ikaz etmiş ve onlara yol göstermiştir. İslam'ın eğitiminden yeteri kadar haberi olmayışından olacak ki bugün sözde Müslüman aile ocaklarında İslam'la alakası olmayan çocukların yetiştiğine şahit oluyoruz. Oysa bundan bütün Müslümanlar sorumludurlar. İslam'dan uzaklaştırılmamız neticesinde bugün her şeyi batılı ülkelerden beklemekteyiz. Halbuki eğer İslam'dan biraz haberimiz olsaydı batının ne kadar zayıf olduğu, batı kültürünün nedenli eksik olduğu ve bu konuda batı kültürünün zengin İslam kültürüyle mukayese bile edilemeyeceği görülürdü. İslam'ın insanlara ve halk tabakalarına tanıdığı hakkı hiç bir din ve hiç bir düzen tanımamış ve İslam'ın insanlara verdiği değeri hiç kimse vermemiştir. İnsanlara izzet veren, insanları kendi fıtratlarına geri çeviren İslam'ın buyruklarıdır. Tabi ki bu da İslam'ın en kamil ve en üstün ilahi bir din olmasından kaynaklanmaktadır.

Kevser Yayınlarının yayın hayatına start verdiği ilk günden bu yana yayına sunduğu bütün eserlerde toplum ve insanlarımızın dini ve fikri ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur.

Bugün her alanda yoğun çalışmalar yapılırken, her alanda kitaplar yazılıp yayınlanırken ve eğitim amaçlı programlar hazırlanırken çocukların eğitimi alanında önemli ve sağlıklı bir çalışmaya rastlanmamaktadır. Biz, bu eksikliğin bir nebze de olsa giderilmesi amacıyla "Ehl-i Beyt'e Göre Çocuk Eğitimi" kitabını, 11. baskısından Türkçe'ye çevirerek anne-babalar ve evlenme eşiğindeki gençlerimize sunduk.

Bu çalışmamızın İslam anne-babalarına ve İslam evlatlarına ışık tutması ve Allah Teâla nezdinde kabul görülmesi ümidiyle...

 

Tevfik Allah'tandır.

 

KEVSER YAYINLARI

 

ithaf

Bu kitabı, İmam Hasan (a.s), İmam Hüseyin (a.s), Zeynep, Ümm-ü Külsum gibi liyakatli evlatlar yetiştiren İslam'ın örnek baba ve annesi Hz. Ali (a.s) ve Hz. Fatıma'ya (s.a) takdim ediyorum. O liyakatli baba ve anneler ki, İmam (ruhum ona feda olsun) gibi bilinçli, katiyetli fedakâr ve yiğit evlatlar yetiştirmişler. İslam şehitlerinin o yürekleri dağlı anne ve babalarına ki, aziz kanlarını vererek İslam'ın çehresini parlatan ve İslam ağacını sulayan mücahit ve başları koltuklarında evlatlar yetiştirmişlerdir.

önsöz

Eğitimle öğretim birbirinden farklı iki şeydir. Öğretim bir şeyi birine öğretmek anlamındadır. Eğitim ve terbiye ise yapıcılık, kişilik yetiştirme anlamındadır. Eğitim ve terbiyeyle insanları isteğe göre yetiştirmek ve sonuçta toplumu değiştirmek mümkündür.

Eğitim, başarılı olması için çok hesaplı ve iyi bir programla yapılmalıdır. Eğitimde sadece öğüt ve nasihat yeterli değildir, iyi bir sonSuç vermesi için bunun yanında durum ve şartların istenildiği gibi olması da gerekir. Terbiyede bir kaç şey şarttır:

1- Eğitici, eğitmek istediği kişiyi tanımalı, onun yaratılışının cismi ve nefsi özelliklerini bilmelidir.

2- Eğitim için bir hedefi olmalı; yani, nasıl bir insan yetiştirmek istediğine dikkat etmelidir.

3- Programı olmalıdır. Yani, üzerinde çalıştığı kişiyi eğitmek için hangi ortam ve şartların gerekli olduğunu bilmeli, onları hazırlamalı ve iyi bir şekilde kullanmalıdır. Ancak böyle bir durumda çalışmasının iyi bir sonuç vermesi beklenebilir.

Eğitim ve terbiye için en uygun zaman çocukluk dönemidir. Çünkü bu dönemde çocuk henüz şekillenmemiş ve her türlü terbiyeyi almaya hazır durumdadır. Bu hassas ve önemli meselenin sorumluluğu birinci derecede anne ve babaların üzerine bırakılmıştır. Ancak, terbiye kolay bir iş değildir; aksine iş bilirlik, yeterli bilgi ve tecrübe, sabır ve gerekli katiyeti gerektiren çok zarif ve hassas bir iştir. Ne yazık ki, çoğu anne ve babalar nasıl terbiye edilmesi gerektiğini bilmiyor, dolayısıyla çoğu çocuklar hesaplı bir programla ve doğru-dürüst bir şekilde eğitilmiyor, bilakis kendiliklerinden ve kendi kendilerine büyüyorlar.

Terbiye konusu, sözde gelişmiş doğu ve batı ülkelerinde çok önem taşımaktadır. Bu hususta çok araştırmalar yapılmış, yararlı kitaplar yazılmış ve uzmanlar yetişmiştir. Fakat ülkemizde bu hayati konuya yeteri kadar ilgi gösterilmemiştir. Bir miktar uzmanlarımız varsa da ve bu alanda bir takım kitaplar yazılmışsa da yeterli değildir. Yabancı dillerden bir çok kitap dilimize çevrilmiş ve okuyuculara sunulmuştur. Ancak, genelde bu kitapların -doğulu ve batılı kitapların- iki büyük kusuru var:

Birinci kusuru, insanı sadece cismi ve dünya hayatı açısından inceleyip, batini saadet ve bedbahtlıktan, uhrevi hayattan gaflet etmiş veya bunlara değinmekten kaçınmışlardır.

Terbiye için batıda, büyüdüğü zaman rahat bir şekilde yaşayabilmesi, maddi ve hayvani lezzetlerden yararlanabilmesi için çocuğun cismi gücünü ve hayvani kuvvesini, asap ve beynini sağlam eğitmekten başka bir hedef yoktur. Bazen ahlaktan bahsedilmişse de o da dünya hayatı ve maddi menfaatlerin hizmetindedir. Ama batini kemalat veya noksanlıklardan, uhrevi saadet veya bedbahtlığın sebeplerinden ve genel olarak ahlaki ve manevi yaşamdan bahsedilmemiştir.

İkinci kusuru, batı terbiyesinin temellerini deney ve tecrübe oluşturmuş olup dini bir yönü yoktur. Dolayısıyla, böyle kitaplar insanı cisim ve ruh, dünya ve ahret hayatı olmak üzere iki açıdan göz önünde bulunduran Müslümanlar için tamamen faydalı olamaz.

Buna binaen, bu alanda mütalaa ve araştırmaya koyulduk ve araştırmamızın sonucunu kitap halinde okuyuculara sunduk. Bu kitapta asıl kaynağımız Kur'an-ı Kerim, hadis ve ahlak kitaplarıdır. Bunun yanı sıra Farsça ve Arapça'ya çevrilen onlarca psikoloji, çocuk terbiyesi ve yine sağlık kitabından yararlandık. Kendi yazarlarımızca hazırlanan çocuk terbiyesiyle ilgili kitapları da gözden geçirdik. Ayrıca, bu konuda şahsi tecrübelerimize de yer verdik. Bu naçiz eserimizin eğiticilere ve genel olarak Müslümanlara yararlı olması ümidiyle...

 

1358 Bahman

 

Kum - İbrahim Emini Necefabadi

 

ANNE VE BABANIN GÖREVlerİ

İslam'a göre anne ve baba çok büyük bir makama sahiptir. Allah Teâla, Peygamber ve Masum İmamlar'ımız onlarca ayet ve hadiste onlar hakkında çeşitli tavsiyelerde bulunmuşlardır. Onlara ihsanda bulunmak ve iyilik etmek en üstün ibadetlerden sayılmıştır. Örneğin; Allah Teâla İsra suresinin 25. ayetinde şöyle buyuruyor: "Rabbin, ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne ve babaya iyilikte bulunmanızı emretmiştir."

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Amellerin en üstünü üç şeydir: 1- Günlük beş vakit farz namazları fazilet vaktinde yerine getirmek. 2- Anne ve babaya ihsan ve iyilikte bulunmak. 3- Allah yolunda cihat etmek."[1]

Şimdi şu soruyla karşılaşmaktayız: Anne ve baba bu yüce makam ve mevkii neden ve nasıl elde etmişlerdir? Acaba Allah Teâla bu yüce makamı sebepsiz mi, yoksa yapmış oldukları değerli bir iş karşılığı mı onlara vermiştir? Anne ve baba çocuklarına hangi büyük hizmet karşılığında bütün bu (ayet ve hadislerdeki) tavsiyelere layık olmuşlardır? Baba cinsel içgüdüsünün tahrik olması ile yaşayan bir hücreyi annenin rahmine bırakmıştır. Bu yeni hücre, annenin rahminde anne tarafından salgılanan bir hücre ile birleşmiştir. Bu yeni varlık, annenin rahminde gelişerek ve dokuz ay sonra küçük bir bebek şeklinde dünyaya ayak basmıştır. Anne ona süt ve yemek vermiş, bir müddet altını değişmiştir. Bu zaman zarfında baba ise ailenin harcını temin ve onları himaye etmiştir.

Acaba anne ve babanın bu gibi işlerden başka vazifesi yok mudur? Ve sırf bu işler sebebi ile mi yüce annelik ve babalık makamına nail olmuşlardır? Acaba sadece anne ve baba mı çocukları üzerinde hakka sahiptir ve çocukların anne ve babanın üzerinde hiç mi hakları yok? Hiçbir kimsenin böyle tek taraflı bir hakkı kabul edeceğini zannetmiyorum. Masum İmamlardan gelen hadislerde çocukların da bazı hakları olduğu ve anne-babanın o hakları yerine getirmeleri gerektiği zikrolunmuştur. Örneğin:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuş: "Babanın senin üzerinde nasıl hakkı varsa, çocuklarının da hakkı vardır."[2]

Yine Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle nakledilir: "Çocuk itaatsizlikten dolayı nasıl anne ve babasını incitiyorsa, anne ve baba da kendi vazifelerini yerine getirmedikleri taktirde çocuklarını incitmiş olurlar".[3]

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah, çocuklarının anaya ve babaya itaatsizliğe uğramasına sebebiyet veren anne ve babaya lanet etsin."[4]

İmam Seccad (a.s) da şöyle buyuruyor: "Çocuğunun hakkı; ister iyi olsun, ister kötü senden dünyaya geldiğini ve sana nispeti olduğunu göz önünde bulundurman ve onun terbiyesi ile vazifeli olduğunu bilmendir. Allah'ı tanımada ona kılavuz olmalı ve Allah'a itaat etme hususunda ona yardımcı olmalısın. Senin çocuğuna karşı davranışın, ona, iyilikte bulunduğu takdirde mükafatlandırılacağına ve kötülükte bulunduğunda da azaplandırılacağına yakini olan bir şahısın davranışı gibi olmalıdır."[5]

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Sakın aile ve akrabalarının bedbahtlardan olmasına sebep olanlardan olmayasın!"[6]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuklarınıza iyilik etmelerinde yardımcı olun, isteyen herkes çocuklarından anne ve babaya itaatsizlikleri uzaklaştırabilir."[7]

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: "Herkesin bir kızı olur, onu iyi terbiye eder, öğretiminde rolü olur ve rahat etmesi için gerekli ortamı temin ederse o kız çocuğu onu cehennem ateşinden kurtarır."[8]

Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır."[9]

Çocuk, hayatının başlangıcında henüz şekillenmemiş olup hem saadet ve hem de bedbahtlığa kabiliyeti vardır. Kamil bir insan olabileceği gibi alçak ve düşük bir hayvana da dönüşebilir. Herkesin saadet ve bedbahtlığı onun eğitimine bağlıdır. Bu büyük iş, baba ve annelerin üzerine bırakılmıştır. Esasen annelik ve babalık da bu anlamdadır. Baba ve anne insan yapıcı ve kemal yaratıcısıdırlar. Anne ve babaların, çocuklarına karşı yapabilecekleri en büyük hizmet onları güzel ahlaklı, şefkatli, insan sever, hayırsever, özgür, cesur, adalet sever, bilgili, dürüst, şerefli, imanlı, vazifesini bilir, sağlıklı, çalışkan, okur-yazar ve Allah kullarına hizmet eden yetiştirmeleridir. Böyle bir evlat hem dünyada saadete kavuşmuş olur, hem de ahirette. Böyle kimseler gerçekten hakkıyla yüce annelik ve babalık makamına layıktırlar, cinsel gücün cazibe ve tahrikiyle bir çocuk dünyaya getiren ve büyüyüp kendi kendisini eğitmesi için onu tek başına bırakanlar bu makama layık değildir.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "Babanın, çocuğuna verebileceği en iyi şey edep ve terbiyedir."[10]

Bu hususta özellikle annenin özel bir önemi vardır; hatta, annenin hamilelik döneminde yediği şeyler ve davranışları çocuğunun saadet ve bedbahtlığında etki bırakır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur: "Asıl mesut olan, saadetinin temeli annesinin rahminde atılmış olandır, bedbaht ise, bedbahtlığı annesinin rahminde yaşadığı dönemde başlayan kimsedir."[11]

Resul-i Ekrem (s.a.a) bir yerde de buyuruyor ki: "Cennet, anaların ayakları altındadır."[12]

Çocuklarının eğitim ve öğretimine ilgi göstermeyen, aksine yanlış hareket ve davranışlarıyla çocukları saptıran, bedbaht eden anne ve babalar onlara karşı en büyük ihaneti etmişlerdir. Niçin çocuk yaptınız? Ve niçin bir hayvan yavrusu gibi onu kendisine bıraktınız? Masum yavrucağız kendisini dünyaya getirmenizi mi sizden istemişti?! Siz onu dünyaya getirdiğinize göre şeran ve vicdanen onun eğitim ve öğretimine ilgi duymak zorundasınız. Buna binaen, eğitim ve öğretim her anne ve babanın en büyük vazifesidir.

Ayrıca, anne ve babalar topluma karşı da sorumludurlar. Bugünün çocukları yarının erkek ve kadınları olacaklardır. Yarının toplumu bu fertlerden oluşacaktır. Bugün aldıkları her dersi yarın vereceklerdir. İyi terbiye edilmiş olsalar yarının toplumu da iyi, ileri ve mükemmel olacaktır. Eğer bugünün nesli doğru olmayan ve yanlış programlarla eğitilecek olursa gelecek toplum daha bozuk bir toplum olacaktır. Yarının siyasi, ilmi, içtimai şahsiyetleri işte bu kişilerden oluşacaktır.

Bugünün çocukları geleceğin anne ve babaları ve kendi çocuklarının eğiticileri konumunda olup iyi veya kötü eğitimlerini kendi çocuklarına aktaracaklardır. Bu ahlaki davranışları nesilden nesile ulaşacaktır; öyleyse anneler ve babalar geleceğin toplumunu ıslah edebilecekleri gibi fesada ve çöküşe de sürükleyebilirler. Bundan dolayı topluma karşı çok büyük sorumlulukları vardır. Eğer çocuklarının eğitim ve öğretiminde çaba harcalar topluma en büyük hizmeti etmiş olurlar ve bu fedakârlıkları karşısında mükafatlandırılacaklardır. Ama eğer bu hususta gaflet ve tembellik ederlerse sadece kendi masum çocuklarına değil, topluma da hıyanet etmiş olur ve kesin olarak Allah katında da sorgulanmaya tabi tutulurlar.

Eğitim ve öğretim mevzusunu küçümsememek gerekir. Bir anne ve babanın, çocuğun terbiyesinde göstereceği fedâkarlık yüzlerce öğretmen, mühendis, doktor ve bilim adamının işinden daha değerlidir. İnsan-ı kamili yetiştiren ve dindar öğretmen, doktor ve mühendisi meydana getiren anneler ve babalardır. Özellikle anneler, çocuğun eğitiminde daha fazla sorumludurlar ve eğitimin ağır kısmı onların sırtına yüklenmiştir. Zira çocuklar, şekillenme döneminde olan küçük yaşlarında genelde annelerinin yanında olup onun eteğinde yetişmektedirler. Binaenaleyh, insanların saadet ve bedbahtlığının ve yükselme ve alçalmalarının anahtarı annelerin elindedir. Kadının değeri avukatlık, bakanlık ve müdürlük gibi makamlarla değildir. Bu makamların hepsi yüce annelik makamından aşağıdır. Anneler kamil insanlar yetiştirerek, salih bakan, avukat, müdür, öğretmen vb... meydana getirerek topluma sunarlar.

Temiz, salih ve değerli çocuklar eğiten anne ve babalar, sadece çocuklarına ve topluma hizmet etmekle kalmayacak, kendileri de bu dünyada onların varlığından iyi bir şekilde istifade edeceklerdir. İyi evlat, anne ve babasının başının yüksek olmasına sebep olduğu gibi, onların zayıf ve aciz oldukları ihtiyarlık zamanlarında da onlar için adeta bir asa ve dayanak olur. Eğer onların eğitim ve öğretimlerinde çaba sarf ederlerse bu dünyada zahmetlerinin meyvesini alacaklardır. Aynı şekilde; eğer bu hususta gaflet ve tembellik edecek olurlarsa bu dünyada zararlarını göreceklerdir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerindendir."[13]

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kötü evlat anne ve babanın şerafetini yok eder ve geriye kalanları rezil eder."[14]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuklarının, kendilerine karşı saygılı olmalarına sebep olan anne ve babaların üzerine Allah'ın rahmeti olsun."[15]

Öyleyse, anne ve baba olan kimseler çok ağır bir sorumluluk altına girmektedirler ve Allah'a, mahlukata ve çocuklarına karşı mesuldurlar. Eğer doğru bir şekilde vazifelerini ifa ederlerse onlara en büyük hizmeti etmiş olurlar, dünyada ve ahirette de çok iyi bir mükafata ulaşırlar. Aynı şekilde, eğer bu hususta gereken zahmeti göstermezlerse, hem kendileri ziyana uğramış olacak hem de çocuklarına ve geleceğin toplumuna hıyanet etmiş olacak ve affedilmez bir günaha duçar olacaklardır.

EĞİTİCİLERİN DUYARLILIK ve YARDIMLAŞMALARI

Çocuk terbiyesi her anne ve babanın yapabileceği kolay ve basit bir iş değildir; aksine, çok zarif ve hassas bir iş olup kıldan ince yüzlerce noktası vardır. Eğiticinin işi çocuğun ruhu ile ilgili olduğu için ruh hakkında ilim, tecrübe ve bilgi birikimlerine sahip olmayan biri, iyi bir şekilde görevini yapmaz. Çocuk dünyası, başka bir dünya ve fikirleri, başka fikirlerdir. Büyüklerin düşünme tarzı ile mukayese edilmez düşüncelere sahiptirler. Çocuğun ruhu çok zarif ve hassas olup her türlü eserden boş ve her çeşit terbiyeyi kabul etmeye elverişlidir. O, henüz sabit bir kalıba girmemiş, ama, her çeşit kalıba girmeye elverişli küçük bir insandır. Çocuğun eğiticisi, insan ve özellikle çocuk bilir biri olmalıdır. Eğitim sırlarını bilmelidir. İnsanın kemal ve zaaf noktalarına vakıf olmalıdır. Vazifesinin bilincinde olmalı ve işini sevmelidir. İşinde ciddi olmalı, zorluklardan korkmamalı, sabır ve tahammül sahibi olmalıdır.

Bütün bunlara ilave olarak, eğitim kural ve metodları her yerde, her zamanda ve her şahıs üzerinde uygulanabilir bir niteliğe sahip değildir. Aksine, her çocuğun kendine has cismi ve ruhi özellikleri vardır. Dolayısıyla, o çocuğun terbiyesinde bu özelliklere ve yaşamakta olduğu ortama münasip bir yöntem seçilmelidir. Öyleyse her anne ve baba, her çocuğun kendi öz yapısını araştırmalı ve yapacağı eğitim programını ona göre ayarlamalıdır. Yoksa bütün çalışma ve çabalarından iyi bir sonuç alamazlar.

Erkek ve kadınlar baba ve anne olmadan önce eğitim ve öğretim yöntemini öğrenmeli, daha sonra çocuk yapmalıdırlar. Zira, çocuğun terbiye safhaları doğumunun başlangıcından, hatta doğumundan önce başlamaktadır. İşte bu hassas safhada çocuğun latif ve hassas tabiatı kalıba girmekte, onun ahlakının, davranışının, adetlerinin ve hatta fikirlerinin bile temeli atılmaktadır. Anne ve babanın bu hassas safhalardan gafil olmaları ve eğitim ve öğretimi sonraki zamanlara bırakmaları doğru değildir. Yani öğretimi, çocuk belli bir kalıba girdikten sonra ve iyi veya kötü ahlaklara alıştıktan sonraya bırakmamak gerekir. Çünkü ilk olarak verilen terbiyeler, alışkanlıkları değiştirmekten daha kolaydır. Alışkanlığı değiştirmek mümkün olmayan bir mesele olmadığı halde, fazla bilgi, sabır, tahammül ve çok çalışma isteyen bir iş olup her eğiticinin yapabileceği bir iş değildir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Siyasetlerin (yönetimlerin) en zoru alışkanlıkları değiştirmektir."[16]

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Alışkanlık, insana musallat olur ve onu kontrolü altına alır."[17]

Bir yerde de Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Alışkanlık insanın ikinci tabiatı gibidir."[18]

Alışkanlığı terketmek o kadar zordur ki, bu yüzden en yüce ibadetlerden sayılmıştır.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Kötü alışkanlıkları terket-mek en büyük ibadetlerdendir."[19]

Terbiyede çok zaruri olan mevzulardan biri de anne ve babanın ve diğer eğiticilerin terbiye programlarında ve o programların uygulanmasındaki keyfiyet hususunda görüş birliğine sahip olmaları ve birlikte çalışmalarıdır. Eğer anne ve baba ve çocuğun terbiyesinde rolü olan öteki kimseler (dede ve nine gibi) terbiye programında görüş birliğine sahip olurlar, birbirlerini iyi anlarlarsa ve o programın icrasında gereken yardımlaşmayı gösterirlerse istenilen neticeye ulaşabilirler; iyi ve seçilmiş çocuklar yetiştirebilirler. Ama eğer terbiyede rolü olanlardan biri itinasızlık ederse veya programlarda değişik bir yöntem uygularsa istenilen neticeye ulaşılmayacaktır. Çünkü terbiye ciddiyet isteyen bir iştir.

Çocuk vazifesini bilmelidir. Ama baba bir şey der ve anne yahut nine başka bir şey derse çocuk vazifesinin ne olduğunu bilemez. Özellikle terbiyede rolü olanlardan her biri, kendi yöntemini icra etmekte ciddi olur ve bu konuda ısrar ederse böyle bir programın faydası olmayacağı gibi çocuğun kötü şeyleri öğrenmesine de sebep olur. Terbiye konusunda büyük engellerden biri, babanın bir hususta bir karara varması ve anne yahut büyükannenin bu hususta işe karışması ve babanın almış olduğu kararın zıddına bir öneride bulunması veya tam tersine, onların aldığı karar karşısında babanın aksi bir harekette bulunmasıdır. Terbiye eden eğiticiler arasında öyle bir birlik ve yardımlaşma olmalıdır ki çocuk, çok açık bir şekilde vazifesini bilmeli, vazifesinden kaçmayı aklının ucundan bile geçirmemelidir.

Bazen baba, terbiye görmüş, iyi ahlaklı ve çocuğunun terbiyesine ilgisi olan bir kişi, anne ise terbiyeye ilgisiz biri olabilir. Bazen de tam aksine. Bu, çoğu ailelerde görülen bir sorundur. Böyle ailelerde yetişen çocuklar genelde iyi ve sahih terbiyeden yoksun kişiler olurlar. Zira, terbiye görmüş ve salih birinin tesir ve çabaları kötü ahlaklı eşi tarafından yok edilmekte ve onların zıddı çocuğa aşılanmaktadır. Bu durumda, doğru bir terbiye vermek çok zordur. Ama bu zorluklar sorumluluktan kaçmaya sebep olmamalıdır.

Bu durumda terbiyeli ve ahlaklı şahısa çok ağır bir sorumluluk düşmektedir. Çocuklarının terbiyesi hususunda çok önem göstermeli ve çok çaba sarfetmelidir. Kendi ahlak ve davranışını iyice ıslah etmeli, çocuklarını çok yakından izlemeli ve elinden geldiği kadar onlarla irtibatını güçlendirmelidir. Kendi tecrübesinden yararlanmalı, iyi davranışlarıyle çocuklarını kendi tarafına çekmeli ve onlar için çok iyi bir örnek olmalıdır. Onlar ile diyalog kurmalı, iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini onlara iyi bir şekilde açıklamalıdır.

Davranışı öyle bir şekilde olmalıdır ki, çocuğun kendisi iyi ahlakı kötü ahlaktan ayırt edebilmeli ve kötülüklerden nefret etmelidir. Eğer terbiye eden akıllı, tedbirli ve sabırlı biri olursa büyük bir ölçüde hedefe nail olabilir; eşinin yanlış terbiyesinin önünü alıp çocuğa kötü şeylerin aşılanmasına engel olabilir. Kısacası, iş çok güç, ama, başka çaresi de yok, yapmak gerekir.

Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Ailelerde çocuğun asabının normal bir düzeye ulaşması için sadece çocuğun terbiyesi hususunda aynı fikire sahip olan, istek ve davranışları birbirine uygun olan anne ve babanın bulunduğu çok iyi şartlar meydana gelmektedir. Aile, çocuğun ahlaki özelliklerinin kalıba girdiği bir topluluktan ibarettir. Fertleri dostça ve samimi bir davranışa sahip olan aile ve o ailedeki çocuklar genelde sakin, kendine hakim, mutedil kimseler olurlar; tam aksine, anne ile baba arasında devamlı tartışma olan karışık bir muhite sahip ailelerdeki çocuklar ise, kötü ahlaklı, bahaneci ve sinirli olurlar.[20]

AMEL İLE TERBİYE EDİN, DİLLE DEĞİL

Çoğu baba ve anneler terbiyeyi, nasihatı, emir ve nehiyle sınırlı bilmekteler ve sadece çocuklarla sohbet edip onlara karşı emir ve nehiyde bulundukları zaman onların terbiyesi ile meşgul olduklarını ve onlarla sohbet etmedikleri zaman, çocuk, terbiye almayı, yetişmeyi ve belirli bir kalıba girmeyi kenara bırakıp anne ve babanın ikinci emrini beklediğini sanıyorlar. Bu düşünceden dolayı küçük çocuğu terbiye edilmeye kabiliyeti olmayan biri telakki ederek, "Henüz çocuktur. Hiç bir şey anlamaz." derler ve terbiyeyi, çocuk erginlik çağına erişip iyiyle kötüyü ayırtettiği zamana bırakırlar. Halbuki bu, oldukça yanlış bir düşüncedir. Çocuk, doğumunun başlangıcından itibaren belirli bir kalıba girip terbiye olmaktadır. O, yaşantısının her anında, anne ve baba istese de istemese de, dikkat etse de etmese de, yavaş yavaş büyümekte ve kalıba girmektedir. Çocuk, baba ve annenin emir veya nehiyde bulunmasını beklemez. Çocuğun hassas ve zarif sinir sistemi ve beyni ilk günlerden itibaren çok dakik bir kamera gibi olup bütün hadiseleri kaydetmekte ve böylece belirli bir şekile girmekte ve yetişmektedir.

Beş altı yaşlarındaki bir çocuk hemen hemen bir şekile girmiş ve olması gerektiği gibi olmuştur. O, iyi veya kötü işlere alışmıştır. Sonraki terbiyeler çok zor ve yararı az olur.

Çocuk iyi bir taklitçidir. Baba ve annenin ve irtibatta bulunduğu diğer kimselerin davranış ve ahlakına bakmakta ve onları taklid etmektedir.

O, anne ve babaya saygı gözüyle bakmakta ve onların amel ve davranışlarını iyi ve kötü işleri ayırtetmede ölçü olarak düşünmekte ve onları kendisine örnek edinmektedir.

Çocuk, şekillenmemiş vücudunu anne ve baba örneğiyle uzlaştırıp yetişmektedir. O, davranışa bakmakta, söz, vaaz ve nasihata pek itina etmemektedir. Eğer söz, davranışa uymaz ise davranışı tercih edecektir.

Kız çocuğu, annesinin işlerinden, yaşantı ve evlilik hayatı, ev ve çocuk bakımının kural ve yöntemlerini öğrenmektedir. Babasının davranışı ile de erkekleri tanımaktadır. Erkek çocuğu ise babasının davranışından yaşantı, eşine karşı davranış ve çocuk yetiştirme dersi almakta, annesinin davranışı ile de kadınları tanımakta ve böylece geleceği için belirli bir karara varmaktadır.

Öyleyse; sorumlu ve bilinçli baba ve anneler herşeyden önce kendilerini ıslah etmeliler; eğer amel, davranış ve ahlaklarında bir kusur varsa onu gidermeliler. Kendilerini iyi ve beğenilen ahlak, sıfat ve davranışlarla donatmalıdırlar. Kısacası; kendilerini iyi ve kamil bir insan ettikten sonra çocuk yapmaya ve başka insanları yetiştirmeye başlamalıdırlar.

Baba ve anne topluma nasıl bir evlat vermek istediklerini önceden düşünmelidirler. Eğer iyi ahlaklı, şefkatli, insansever, hayırsever, dindar, hedefli, şerif, bilinçli, özgür düşünür, yiğit, faydalı, çalışkan ve vazifebilir bir çocuk sahibi olmak istiyorlarsa, çocuklarına nümune ve örnek olabilmeleri için, kendileri bu güzel sıfatlara sahip olmaları gerekir. Bir anne, vazifesini bilen, hoş ahlaklı, akıllı, şefkatli, kocasını seven, temiz, hayatından memnun, kocası ile iyi geçinen ve düzenli bir kızı olmasını istiyorsa kendisi de böyle olmalıdır. Böyle olursa kızı ondan yaşantı dersi alabilir. Kötü ahlaklı, edepsiz, tembel, düzensiz, muhabbetsiz, pasaklı, çok beklentisi olan ve bahaneci bir anne genelde vaaz ve nasihat ile iyi bir kız yetiştiremez.

Doktor Celali şöyle yazmıştır: Ancak çocukluk çağlarında ve ömür boyunca doğru bir terbiye almış kimseler, çocuklara doğru terbiye, heyecan ve atife verebilirler. Kalbi kompleks ile dolu, daima sinirli ve çok küçük işlerde dahi coşan bir anne ve baba veya işini sadece geçimini sağlamak için yapan, çocuk terbiyesine aşk ve ilgisi olmayan, çocuklara inat gözüyle bakan, sabırsız, sinirli, kendine güvenini yitirmiş bir eğitici çocukların heyecan ve atifele-rini doğru bir düzeye getiremez.[21]

Yine doktor Celali yazıyor ki: Çocuğun terbiyesini üstlenen şahıs, bazı anlarda kendi sıfatlarını incelemeli, vazifelerini zihninden geçirmeli ve zaaf noktalarını yok etmelidir.[22]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Halkın önderi olmak isteyen biri önce kendisini ıslah etmeli, daha sonra başkalarını ıslah etmeye başlamalı ve söz ile diğerlerine edep öğretmeden önce güzel davranışı ile onlara edep öğretmelidir."[23]

Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Büyüklere karşı saygılı olun ki çocuklar da size karşı saygılı olsunlar."[24]

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: "İnsanın kendisi salih ve iyi olursa, Allah onun salih olması vasıtasıyla çocuklarını ve torunlarını da salih eder."[25]

Emir-ul Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Başkalarını ıslah etmek istiyor isen önce kendini ıslah etmelisin. Kendin fasid olduğun halde başkalarını ıslah etmeye kalkışman en büyük ayıplardandır."[26]

Yine Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Söz dilinin sustuğu ve amel dilinin söylediği nasihat hiçbir kulak tarafından kovulmaz ve onun faydası ile hiçbir fayda bir olmaz."[27]

... Mektubunda şöyle yazıyor: Anne ve babamın davranışları üzerimde çok etkili oldu. Her zaman bana ve kardeşlerime karşı şefkatli davranırlardı. Hiç bir zaman onlardan kötü bir hareket veya söz görmedim. Biz böyle bir ortama alıştık. Onların güzel ahlak ve davranışlarını unutamıyorum. Anne olduğum şu anda, özellikle çocuklarım karşısında kötü bir hareket yapmamaya özen gösteriyorum. Anne ve babamın ahlak ve davranışları benim için yaşam örneği olmuştur; benim çabam çocuklarımı aynı şekilde terbiye etmektir.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Uzak geçmişimi düşünüyorum, çok küçük işlerde bile annemin bana karşı beğenilmeyen, sevilmeyen bağırışları ile karşılaştığım günlerimi... Anne olduğum şu anda aynı harketleri çok az bir farkla kendimde müşahede ediyorum. Onun bütün ahlaki inhirafları bana da geçmiş. Acaibime giden nokta şurası ki, kendimi ıslah etmek için her ne kadar çaba harcıyor isem de yapamıyorum. Ben, anne ve babanın ahlakının çocuğun ruhunda etkisi olduğunu çok iyi biliyorum. "Anne bir eli ile beşiği öteki eli ile de alemi sallar" sözü gerçekten çok doğru bir sözdür.

AİLEVİ İHTİLAFLARDAN KAÇININ

Aile ocağı çocuğun yuvasıdır. Kendisini ona bağlı bilmekte ve ona güvenmektedir. Eğer baba ve anne samimi olurlarsa, yuvasını sağlam, sıcak ve sefalı bulur, rahat ve emniyette olduğunu hisseder. Böyle bir yuvada çok iyi yetişip kendi ruhi kabiliyetlerinden iyi bir sonuç elde edebilir. Baba ve annenin ihtilaf ve çekişmeleri ailedeki çocuklardan emniyet ve rahatlığı alır, o kolsuz ve kanatsız yavruları perişan ve mustarip eder. Baba ve anne sinirlenir ve tartışırken çaresiz çocukların ne halde olduklarından habersizler. Zavallılar korku ve hüzünden bir köşeye çekilir veya yuvadan kaçıp sokak ve caddelere sığınırlar. Çocukların yaşantılarının en acı hatıralarından biri de baba ve annenin kavga sahnelerini izlemeleridir. Öyle ki, genellikle ömürlerinin sonuna kadar o sahneleri unutamazlar ve o sahneler onların hassas ruhlarında çok kötü izler bırakır.

Böyle çocuklar genelde kompleks sahibi, perişan, karamsar, hüzünlü ve sinirli kimseler olurlar. Bu ailede yetişen bir kızın, babasının kötü ahlakları ve anlaşmazlıkları ile bütün erkekleri değerlendirmesi ve evlenmekten korkması mümkündür. Bu ailede büyüyen erkek çocuk, annesinin kötü ahlakları ve tartışmaları ile bütün kadınları değerlendirebilir ve evlenmekten nefret edebilir. Baba ve anne veya ikisinden biri vasıtasıyle çocuklarda kin oluşabilir. Hatta çeşitli yollarla bunun intikamını alabilirler. Yapılan araştırmalar çoğu ayyaş, boş ve kötü alışkanlık sahibi çocukların, baba ve anneleri arasında olan ihtilaf ve çekişmelerden dolayı bu tuzaklara düştüklerini göstermektedir.

Eğer, çocukluk yıllarındaki hatıralarınızı hatırlayacak olursanız, baba ve annenizin ihtilaflarının acı hatıralarının (eğer var idi ise) bütün hatıralarınızın başında olduğunu anlarsınız; aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu acı hatıraların kaybolmadığını görürsünüz.

Bilim adamlarından biri yazıyor ki: Babalar ve anneler, ailede büyüklerin tartışmalarının, çocuklar üzerinde çok ağır ve ters tepkisinin olduğunu bilmelidirler. Büyüklerin karşılıklı diyaloglarının çocuğun şahsiyetinin oluşumunda çok etkisi vardır... Eğer aile ortamında birlik ve beraberlik olmazsa çocukların sahih bir şekilde yetişmeleri mümkün olmaz. Tartışma ile meşgul olan büyükler çocuklarla ilgilenme ve onların terbiyesi ile meşgul olmaktan geri kalırlar. Böyle ailelerde çocuklar genelde iyi ders okuyamazlar. Sinirli, sert ve münzevi olurlar. Çocuk, özellikle büyük yaşlarda zor duruma düşer. O, babası ve annesinin haline acımakla birlikte hangi tarafı tutması gerektiği hususunda karar alamaz ve hangisine eşlik edeceğini bilemediği için bazen teşhis etmeden insafsızca her ikisine de kin besleyebilirler.[28]

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimin en kötü anlarından biri, babamla annemin tartışıp birbirlerine küfür etmelerine tanık olduğum zamanlardır. Böyle anlarda ben, kız ve erkek kardeşlerim bir köşeye çekiliyorduk ve durum normale dönünceye kadar hiçbir iş yapamıyorduk.

Halen, benden bir küçük kız kardeşimin bu durumu görünce ağlamaya başladığı ve bir müddet yatışmadığı gözlerimin önündedir. Şimdi, kaç yıldan sonra, sinir sisteminde şiddetli bir zaafa tutulmuş; onların kavgalarının küçük kız kardeşimin ruhunda daha çok etkiler bıraktığını sanıyorum

... Mektubunda şöyle yazıyor: Çocukluk dönemimden hiç bir zaman unutamadığım acı bir hatıram var. Kötü ahlaklı, sinirli ve bencil bir babam vardı. Evde devamlı eleştiri ve bahane peşinde idi; bu bahaneleriyle hepimizi perişan ediyordu. Babamla annem her sabah gece yarılarına kadar tartışıyorlardı. Bilmem neden hiç yorulmuyorlardı; hem de küçük ve naçiz şey hakkında. Ağlamadan yattığımız bir gece yoktu. Bundan dolayı sinir sistemimde zaaf meydana geldi. Korkuyordum ve vahşet dolu uykular görüyordum. Doktora gittik, ailevi ihtilaflardan kaynaklanıyor, dinlenmekten başka da çaresi yok, dedi. Evlenip o evden kurtulduğum zaman mutluluğumun başlangıcıydı. Ama şu anda iyi bir yaşantım olmasına rağmen yenik düşmüş insanlar gibiyim ve yaşantımda ilerleyemiyorum.

Allah aşkına ey babalar ve anneler! Eğer ihtilafınız varsa ve tartışmak istiyorsanız çocuklarınızın yanında yapmayın.

... Mektubunda yazıyor ki: Çocukluk yıllarımın en kötü hatırası şudur: Daha sekiz yaşındayken babamla annem arasında şiddetli ihtilaf ve tartışmalar başladı.

Çocukların herbiri korkusundan bir köşeye gizlendiler. Bu hadise benim ruhumda öyle bir iz bıraktı ki uzun bir müddet mustarip ve perişandım. Evden ve evdeki insanlardan nefret ediyordum. Okuldan eve dönmek istemiyordum. Allah'dan hastalanmayı ve ölmeyi istiyordum. Bazen de intihar etmeyi düşünüyordum. Bazı geceler uykumda, gelecekteki eşimle kavga ettiğimizi ve tartıştığımızı görüyordum. Uyku aleminde hakkımı nasıl savunmam gerektiğini planlıyordum... Evliliğimin ilk günlerinde eşimle kavga etmek için bahane arıyordum; böylece eşime sinirlenebildiğimi, bağırabildiğimi isbat ederek şahsiyetli biri olduğum intibasını uyandırmak istiyordum. Allah'a şükürler olsun, eşim soğukkanlı ve akıllı biri idi, hilimli davranıyor, daha sonra delil ve burhan ile beni ikna ediyordu. Ne mutlu, bu hırçınlığın birkaç aydan fazla sürmedi. Babamın ve annemin hatasını ve kendi zaafımı anladıktan sonra ahlakımı değiştirdim ve şimdi mutlu bir yaşantımız var.

... Mektubunda yazıyor ki: Dokuz yaşında idim. Babam ve annem çok küçük ihtilaflar nedeniyle ayrılmaya karar verdiler. Beni, kızkardeşimi ve erkek kardeşimi büyük babamın evine gönderdiler. Ondan sonra, bizim işimiz sadece ağlamaktı. Annemi görmeye gittiğim vakit, geceler uykudan fırlayarak kalkıyordum ve artık babamın evine gitmiyeceğim diyordum. Bir müddet sonra akrabalardan bazısı aracı olarak babamla annemi barıştırdılar ve annem eve döndü. Ama bu kısa müddet benim ruhumda öyle etki bıraktı ki hâlâ ondan kurtulmuş değilim. Şimdi eşimle bir ihtilafım olsa bile çocukların yanında açmamaya çalışıyorum.

... Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Çocukluk yıllarımdan çok acı anılarım var. O zamanlardan iyi bir hatıra bulmam oldukça güç. Bazen geçmiş günlerimi düşünerek öyle hüzünleniyorum ki elimde olmaksızın gözlerimden yaşlar akıyor. Bütün bu üzüntülerin sebebi şu: Hatırladığım kadarıyla, eskiden beri babamla annem devamlı para için tartışıp çekişiyorlardı. Böylelikle hayatı bana ve kerdeşlerime zehir etmişlerdi. Bu yüzden şimdi ben kocamla tartışmıyorum, para için kavga ederek hayatı kendime, kocama ve çocuklarıma zehir etmiyorum.

... Mektubunda şöyle yazıyor: Hayatımın en iyi döneminde, yani, beş yaşında iken babam ile annem arasında çok şiddetli bir ihtilaf çıktı. Babam ikinci kez evlenmişti. Bu ihtilafın sonucu annem altı çocuk geride bırakarak boşandı. Bir gün ben ve kardeşim oynamakla meşgulken annem vedalaşmak için eve geldi. Biz çocukların ne kadar üzüldüğümüzü Allah bilir. Annem gitti ve bizi baba annemin yanında yalnız bıraktı. İki yıl annesizlik sıkıntısından ve babamın itinasızlığından bıktık artık.

Daha sonra annem gelerek benimle kardeşimi kendi evine götürdü. Ve annesinden kendisine ulaşmış olan miras ile bizleri geçindirdi. Öteki kardeşlerim de geldiler. Annem bize hem annelik hem de babalık yaptı. Onun fedakarlıklarını hiç bir zaman unutmayacağım.

... Mektubunun bir bölümünde şöyle yazıyor: Babam ve annem devamlı tartışıyorlardı. Evimizde bağırıp çağırma ön plandaydı. Annem devamlı küsüyordu ve çocukları benim yanımda bırakıp gidiyordu. O zamanlar sekiz yaşındaydım. Ben, iki, dört, altı yaşlarındaki ve hatta altı aylık çocuklara bakmak zorundaydım; bazen de babamdan dayak yiyordum. Bütün bunlara rağmen ders okumak da istiyordum. Bunun için ikinci sınıfta kursa kaldım. Ailevi durumumdan haberi olan öğretmenler bana karşı şefkatli davranıyor ve yüksek notlar veriyorladı. Bu şekilde okuyarak liseye kadar ulaştım. Şimdi ben de bir anneyim ve kesinlikle kavga ve tartışma ile kendimin, kocamın ve çocuklarımın üzülmesine sebep olmak istemiyorum.

Sorumluluğunun bilincinde olan ve çocuklarının terbiyesine ilgi ve özen gesteren baba ve anneler aile içinde tartışmadan ciddi bir şekilde kaçınmalı ve çocuklarının karşısında kavga etmemelidirler. Uzun süren kin ve küsmelerle onların üzülüp perişan olmasına sebebiyet vermemelidirler. Baba veya annenin küserek masum çocuklarını bırakıp gitmeleri kadar kötü bir şey yoktur. Eğer baba ve anne bu kısa süre içinde çocuklarının nasıl bir bunalıma düştüklerini bilseler bu inat ve kavgadan çekinirlerdi. Bu gibi hatıralar ömürün sonuna kadar unutulmaz ve çocukların ruhunu yorgun ve zayıf düşürür. Elbette, özel davranış tarzlarında ihtilaf olmayan aile çok azdır. Ama birlikte yaşamak ve bir hayatı paylaşmak bazı şeyleri gözardı etmeği gerektirir. Bilinçli ve sorumluluk sahibi baba ve anneler ihtilaflarını konuşarak, mantıkla ve delil getirerek hallederler. Eğer bazen istemeyerek aralarında küçük bir tartışma çıksa da bunu çocukların yanında açmamak için gereken çabayı harcarlar. Eğer çocuklar olaydan haberdar olursa onlara önemli bir şey olmadığını, bazı sorunların olduğunu ve o sorunlara çözüm getirmek istediklerini anlatmalıdırlar. Baba ve anne hiçbir zaman çok sinirli olsalar bile boşanmak ve ayrılmaktan söz etmemelidirler. Zira bu mevzu, evlilik temelini sarstığı gibi çocuklar arsında da emniyetsizlik ve kararsızlığın oluşmasına neden olur. Kadın ile erkeğin ayrılması çocuklara karşı yapılan en büyük hiyanettir. Çünkü bu iş, onların yuvalarını dağıtır, onları bedbaht ve perişan eder. Çünkü çocuk, baba ile anneyi birlikte ister, yalnız onlardan birini değil. Boşanmadan sonra baba çocukları yanına alacak olur ve sonra evlenirse, o masum çocuklar üvey annenin eli altında yaşamak zorunda kalırlar. Üvey anne her ne kadar iyi de olsa annenin yerini dolduramaz. Genellikle üvey anne, kocasının çocuklarına eziyet eder. Üvey annenin eziyetlerini gazete ve dergilerde okumuşsunuzdur. Eğer anne, boşandıktan sonra çocukları yanına alırsa onlara babadan daha iyi de bakabilir; ama babanın yeri boştur ve onun çocuklardan uzak olması onları sıkıtıya düşürür. Eğer her ikisi inat eder de çocuklarını başka birinin yanında bırakırlarsa bu daha kötüdür.

Kısacası, karı-koca çocuk sahibi olmadan önce serbesttirler. Ama çocuk yaptıktan sonra kavgadan kaçınmak, aile ortamını ellerinden geldiği kadar muhafaza etmek ve masum çocuklarını perişan etmeye sebebiyet vermemekle yükümlüdürler. Aksi durumda, kıyamet günü Allah'ın adalet mahkemesinde sorguya çekilecek ve azaplandırılacaklardır.

ANNELİĞİN BAŞLANGICI

Baba spermasının anne rahminde yerleşmesinden itibaren kadının anneliği başlar. O andan itibaren kadının rahminde canlı bir varlık meydana gelmiş olup hızlı bir şekilde hareket ve tekamül eder. O çok küçük varlık, kamil bir insan şekline gelinceye kadar olağanüstü bir hızla gelişir ve büyür. İnsanın gerçek yaşı o andan başlar. Bilim adamlarından biri şöyle kaydediyor: "İnsan dünyaya geldiğinde yaşından dokuz ay geçmiştir ve bu ilk dokuz aylık zaman zarfında ömrünün sonuna kadar sahib olacağı eşsiz varlığının tayininde çok büyük rolü olan bir takım aşamalardan geçer." [29]

Hamile kadın, o zamandan itibaren artık anne olmuştur ve rahminde gelişmekte olan çocuğa karşı sorumludur. Babaların nutfesi ve kromozomlarda bulunan özellikler genetik olarak çocuğa intikal ederek onun cismi ve ruhi kişiliğinin oluşumunda etki bıraksa da, bu yaşamakta olan varlığın geleceği büyük bir ölçüde annenin elindedir. Baba ve dedelerin kromozomları insanlık yumurtasıdır ve annenin rahmi çocuğun yetişme ortamıdır. Yetişme ortamı bir ferdin şahsiyetinin oluşmasında çok etkili olur.

Bilim adamlarından biri şöyle yazıyor: Baba ve anne çocuğa sağlıklı bir saray oluşturup çocuğu o sarayda yetiştirebilecekleri gibi onu bozuk ve nemli bir köşeye atarak da yetiştirebilirler. Böyle bir mekanın beşerin sonsuz ruhu için yaşamaya elverişli olmadığı açıktır. Bundan dolayı baba ve anne insanlık karşısında çok büyük sorumluluklar üstlenmişlerdir.[30]

İnsanın sağlıklı veya hasta, güçlü veya zayıf, güzel veya çirkin, zeki veya gerizekalı, iyi veya kötü olmasının temeli anne rahminde atılmaktadır. Çocuğun saadet veya bedbahtlığı anne rahminde başlamaktadır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Herkesin saadet ve bedbahtlığı anne rahminde yaşadığı zaman başlar."[31]

Hamilelik dönemi, çok hassas ve çok sorumluluk isteyen bir dönemdir. Sorumluluğunun farkında olan bilinçli bir kadın, hamilelik dönemini normal bir zaman gibi tasavvur edemez ve ona karşı itinasız olamaz. Zira bir anlık gaflet veya tembellik sonucu kendi sağlığını kaybetmesi, yahut her zaman için bedbaht olacak, dünyada azap çekerek devamlı sızlayıp duran hasta veya kusurlu çocuğu yetiştirmek zorunda kalması kaçınılmazdır. Bilginlerden biri şöyle yazıyor:

Anne bedeni ve onda meydana gelen hadiseler ceninin gelişme ortamını etkiler. Cenin, ortam değişikliklerine nis-petle gelişmesini tamamlamış olan kendi annesinden daha hassastır. Bu yüzden, her kadın çocuğunun ilk evi için mümkün olan en iyi ortamı hazırlamakla mükelleftir ve ancak yaşantısında, hangi hadiselerin çocuğun gelişmesinde etkili olabileceğini bildiği takdirde vazifesini yapmaya muvaffak olacaktır. Çocuğun gelişmesinin normal olmayacağından endişelenmek onun saadetini temin etmez. Buna sebep olacak şeylerden gafil olmak da fayda vermez. İnsanın nasıl geliştiğini ve ondaki değişimlerin nasıl ortaya çıktığını bilmek, çocuğun dokuz aylık cenin halindeki hayatı boyunca anneye sorumluluğunu tanımada ve çocuğunun yaşantısı için en iyi şartları sağlamada kılavuz olur. Doğumdan önce veya sonra çocuğun gelişmesi için sağlıklı bir ortamın temini hiç bir zaman mümkün değildir.

Ancak, en azından baba ve anne, çocuklarının normal ve kusursuz olarak dünyaya gelmesini arzu ederler. Böyle bir olayın mümkün olabileceğinden haberdar olmak, büyüklere ağır sorumluluk getirmektedir. Çünkü, bilinçsizlik hiçbir zaman tabii olayların meydana gelmesine engel olamaz. İnsanın nasıl gelişebileceği hakkında bilgisizliğin cezasını insanların yaşamı ve onların bedbahtlığı ödemektedir... Kusursuz olarak dünyaya gelmek her insanın ilk hakkıdır.[32]

ANNENİN YEMEĞİNİN, CENİNİNİN SAĞLIĞINDAKİ ROLü

Çocuk, anne bedeninin asli bir organı değildir. Ama an-nenin kanından ve yediği yemekten beslenip gelişmektedir. Hamile bir kadının yemeği, bir taraftan kendi bedeninin yemek ihtiyaçlarını gidermeye ve böylece bedeni için gerekli olan enerji ve sağlığı temin etmeye; dolayısı ile yaşantısını sürdürebilmeye ve öte yandan, karnında bulunan ve yapı bakımından oldukça karışık olan masum çocuğun cismi ve ruhu için gereken gıdaları sağlamaya yetmelidir. Böylece çocuk, iyice gelişir ve kendisinin ruhi güçlerini aşikar eder. Öyleyse, hamile bir kadının yemek programı çok düzenli ve ölçülü olmalıdır. Çünkü, bazı gıda maddeleri ve vitaminlerin olmayışı veya az oluşu annenin sağlığını tehlikeye atabilir yahut çocuğun cismine ve ruhuna telafi edilmesi mümkün olmayan zararlar verebilir. İslam'a göre annenin beslenmesi o kadar önemlidir ki, kendilerine veya çocuklarına, oruç tutmasının zararı olan hamile kadınlara, Ramazan ayının farz oruçlarını iftar etmeği; daha sonra da o oruçların kazasını yerine getirmelerini caiz kılmıştır.

Bir istatistiğe göre, dünyadaki uzvu eksik olan veya fikri, hissi ve cismi yönden kusurlu olan çocukların yüzde sekseninin annelerinin hamilelik dönemlerinde doğru şekilde beslenmediklerinden kaynaklanmaktadır. [33]

Beslenme konusunda uzman olan doktor Cezairi şöyle yazıyor: Anne rahmindeki çocuğun ve annesinin sağlığı, tam olarak annenin hamilelik zamanındaki beslenmesine bağlıdır.[34]

Bilginlerden biri şöyle yazıyor: Uzun zamanlardan beri annenin beslenmesinin cenin ve çocuğun gelişmesinde, doğumdan önce ve süt verme döneminde tesiri olduğunu biliniyordu. Anne vücudundaki canlı hücrelerin, yani, çocuğunun gelişmesi için gerekli olan bütün proteinler, karbon hidratlar, yağlar ve minarelleri elde edecek şekilde beslenmelidir. Tecrübeye dayanan araştırmalar şunu göstermektedir ki anne, canlı hücrelerin normal bir şekilde faaliyet edebilmesi için gerekli vitaminleri gerekli miktarda temin etmelidir. Gelişme halinde olan ceninin, çeşitli vitaminlere karşı hassasiyeti, gelişmesini tamamlamış olan annesinden daha fazladır. Hatta annenin bütün hamilelik döneminde tamamen sağlıklı olup bunun yanında ceninin, bazı vitaminlerden yoksun olduğu için gelişmesinde anor-mallık gözlenmesi mümkündür.[35]

Korner diyor ki: Çocuğun normal olmayışı ya iyi tohumun kötü bir muhitte bırakılmasından veya kötü tohumun iyi muhitteki neticesinden ileri gelir. Dudak yarıklığı, ayak altının düz olması, hatta moğollara benzemek gibi bedende gözlenen çoğu kusurların geçmişte kalıtsal yolla nesilden nesile geçtiği savunuluyordu. Günümüzde, bu kusurlara hamilelik döneminde muhitteki etkenlerin, özellikle oksijen azlığının sebebiyet verdiği bilinmektedir. Muhitteki bazı etkenler, doğumdan olan bir çok kusurların ve çocuk felçlerinin temel sebepleri sayılmaktadır.[36]

İmam Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Çocuğun yiyeceği, annenin yiyip içtiği şeylerden temin olur."[37]

 

Annenİn yİyeceğİnİn cenİnİn ahlakındakİ Tesİrlerİ

Annenin hamilelik dönemindeki beslenme durumunun hatta çocuğun ahlak, zihin ve zekası üzerinde bile çok tesiri vardır. Zira çocuğun sinirleri ve beyni annenin yiyeceğinden meydana gelmektedir Her yemeğin kendine has bir eseri vardır. İslam da anne yiyeceğinin çocuğunun gelişmesinde etkili olduğu konusuna değinmiştir. Örneğin:

Peygamber efendimiz buyuruyor ki: "Hamile kadınlar, çocukların iyi ahlaklı ve sabırlı olması için hamileliğin son aylarında hurma yesinler."[38]

Başka bir yerde de buyuruyor ki: "Hamile kadınlara, çocuklarının iyi ahlaklı olmaları için ayva yemelerini tavsiye edin."[39]

İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor: "Ayva yemek akıl ve zekayı fazlalaştırır."[40]

Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakledilir: "Kavun yiyen hamile kadının çocuğu iyi ahlaklı ve güzel olur."[41]

ANNENİN YEMEK PROGRAMI

Biz burada yemek çeşitleri üzerinde araştırma yaparak onların özellik ve etkilerini sayamayız. Çünkü, bu konu çok zor ve uzun olup ihtisasımız dışındadır. Bu hususta müracaat edebileceğiniz çok faydalı kitapların yazılmış olması gerçekten sevindiricidir. Ama yine de bazı genel konuların hatırlatılmasında yarar var:

Hamile kadınların yemek ihtiyaçları fazla olmasına rağmen ne yazık ki, genellike onların yemeğe karşı iştahları azalır. Çoğu hamile kadınlar viyara (gebe kadınların gebelik döneminin belirli bir evresinde bazı yiyeceklere duydukları aşırı heves ve istek) tutulurlar. Bu durumlarda hafif yemekler yemeye çalışarak yemek ihtiyaçlarını giderebilirler. Bedenin ihtiyaç duyduğu maddeler çeşitli yemeklerde dağılmış bir haldedir. Öyleyse, çeşitli yemekler yemek hamile bir kadın için en iyi yemek programıdır.

Bilirkişilerden biri şöyle yazıyor: Sağlıklı bir bedene sahip olmak için sadece fazla yemek yemek yeterli değildir; çeşitli ve yemeğe münasib maddelerden istifade etmek gerekir.[42]

Bilim adamlarından biri de şöyle yazıyor: Anne, rahmindeki cenin yedi aylık gelişmesinde mina ve dantin yapımında kullanabilmesi ve karışık kemikleri meydana getirmede istifade edebilmesi için günlük yemeğinde mina-relleri ve vitaminleri çoğaltmalıdır.[43]

Doktor Kıyasuddin Cezairi yazıyor ki: Yoğurt ve peynir, vitamin ve bazı özel mayaları ihtiva ettiğinden dolayı viyarı engellemek için çok faydalıdır. Ama ekşi yoğurdun hamile kadına faydası yoktur. Eski peynirin de yararı yoktur. Her gün sabah kahvaltısı olarak bir bardak süt içmek hamile kadın için çok gereklidir. Arpa suyu ve taze buğday da faydalıdır. Şirdan, yürek, böbrek ve kara çiğer B vitamininin en iyi kaynakları olup faydalıdırlar.[44]

Hamile kadınların düzenli bir şekilde süt içmeleri çok iyidir. Bu yemek o kadar faydalı ve mükemmeldir ki peygamberlerin asli yemekleri konumundaydı.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Süt, peygamberlerin yemeğidir."[45]

Çoğu kadınlar hamilelik döneminde kalsiyum azlığıyla karşılaşarak ayak ve bel ağrısı ve tırnak kırılmasına tutulurlar. Bu yüzden hamile kadınlara fazla oranda kalsiyum çorbası ve limon suyunu içmeyi unutmamaları tavsiye edilir.[46]

Herkes için, özellikle hamile kadınlar için en iyi yemekler ham ve pişmiş sebzeler ve meyve çeşitleridir. Ağaçlar ve otlar gıda maddelerini toprak, su, hava ve güneş ışığından alarak bizim için yemek hazırlamaktadırlar; sağlıklı ve tabii yemeklerdir. Bütün meyveler faydalıdır; özellikle elma, ayva, armut ve hurma. Ama her meyve bütün gıda maddelerini kendisinde toplamayıp her meyvenin kendine özgü bir özelliği vardır. Aynı şekilde, her sebze kendine has bir özelliğe sahiptir. Çeşitli vitaminler ve gıda maddeleri, çeşitli meyveler, hububat ve sebzelerde dağılmıştır. Kendi sağlığına ilgi duyan herkes her çeşit meyve ve sebzeden, az da olsa istifade etmelidir; özellikle hamile kadınlar için çok faydalı ve gereklidir. İslam dini de Müslümanlara, özellikle hamile kadınlara meyve ve sebzelerden istifade etmeği tavsiye etmiştir. Örneğin:

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Herşeyin bir zineti vardır; sorfanın zineti de sebzedir."[47]

Bir gün İmam Rıza (a.s) yemeğe oturdu. Sofrada sebze olmadığını görünce hizmetçiye, "Benim sebzesiz yemek yemediğimi biliyorsun. Lütfen sebze de getir." buyurdu. Sebze geldikten sonra İmam yemeğe meşgul oldu.[48]

Peygamber efendimiz buyuruyor ki: "Ayva yiyin. Çünkü ayva zekayı çoğaltır, sıkıntıyı yok eder ve çocuğu güzel eder."[49]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Ayva yiyin ve bu güzel meyveyi dostlarınıza hediye edin. Zira ayva gözün ışığını artırır ve kalpleri şefkatli eder. Hamile kadınlar da, çocuklarının iyi ahlaklı ve güzel olmaları için bu meyveden istifade etsinler."[50]

Peygamber efendimiz buyuruyor ki: "Hamile kadınlar, çocuklarının sabırlı olmaları için hamileliğin son aylarında hurma yesinler."[51]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: "Hurma yiyin, çünkü hurma bütün dertlerin şifasıdır."[52]

Buna benzer hadisler çok fazladır. Bu birkaç hadis örnek olarak zikredildi. Meyve ve sebzelerin hususiyatlarını bu hususta yazılmış olan kitaplardan okuyarak onlara göre bir yemek programı hazırlayabilir, veyahut bu konuda yemek uzmanı bir doktorla görüşebilirsiniz.

SİGARA İçmek

Hamile kadınlara sigara ve tütün kullanmayı terketme-leri ciddi bir şekilde tavsiye edilir. Zira tütün kullanmak annenin kendi sağlığına hasar vermekle berabar ceninin cismi ve sinirleri üzerinde de kötü etkiler bırakır. Yabancı dergilerden birindenki makalede şöyle yazıyor: İskandina-vi'de 6363 hamile kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre, sigara alışkanlığı olan annelerden dünayaya gelen çocukların ortalama ağırlığı öteki çocukların ortalama ağırlığından 170 gram azdır ve bu hafiflik %50 sigara alışkanlığı olan annelerin çocukları arasında müşahede edilmektedir.

Öte yandan, bu çocukların boyları da öteki çocukların boylarından daha kısadır. Aynı şekilde, baş ve omuz kısımları ötekilere oranla daha küçüktür. Bu çocuklardan ölenlerin sayısı ötekilere oranla altı kat fazladır. Bu çocuklar arasında doğumdan olan organ noksanlığı, annelerinde sigara alışkanlığı olmayan çocuklardan daha fazladır. Sigara, kandaki oksijenin azalmasına, anne kanında ve cenindeki karboksi hemoglobinin de çoğalmasına sebep olur. Sigara alışkanlığı olan annelerin çocuklarının doğumdan kalp hastalığı %50 öteki çocuklardan fazladır. Araştırmalar gösteriyor ki, bu gibi çocuklar tahsil dönemlerinde de kendi yaşlarındaki öteki çocuklardan zeka bakımından daha geridirler. Bu gerilik hamilelik döneminde kullanılan sigara miktarına bağlıdır. Zira sigara, çocuğun beynindeki hücrelerin azalmasına sebep olur. Bunlar, sigara içen anneler ve onların çocuklarında sigaranın meydana getirmiş olduğu zararlardan bir kısmıdır. Belki de sigaranın şimdiye kadar tanınmamış başka kötü sonuçları da vardır. Öyleyse, sağlıklı ve mutlu bir hayat arzulayan bütün annelere sigara ve tütünden kaçınmaları tavsiye olunur.[53]

Doktor Cezairi yazıyor ki: Sigara ve tütünden istifade etmek anneye zararı olduğu gibi rahmindeki çocuğa da çok zararlıdır. Alkollü içecekler de hamile kadınlar için çok tehlikelidir. Zira alkol, meydana getirdiği zehirlenmenin yanısıra, anne ve ceninin ihtiyacı olan vitaminleri yok eder ve çocuk noksan ve kusurlu olur. Sigara, tütün ve koyu çay hamile kadınlar için zararlıdır.[54]

Doktor Celali ise şöyle yazıyor: Alkol, morfin ve diğer uyuşturcu maddeler, kana girer ve bu kan fustosu kapsar ve onun ilerlemesinde etkili olur. Hatta bazıları sigara ve benzerlerini ceninin kalp atışında da etkili olduğunu ve kalp atışını çoğalttığını ileri sürmektedirler.

HASTA Olursa...

Hamile kadın hastalayarak ilaç kullanmaya ihtiyaç duyduğu durumda, ilaç kullanmada oldukça dikkatli ve ihtiyatlı olmalıdır. Zira bu ilaçların çoğu büyükler için hazırlanmıştır.

Annenin, kullandığı ilaçlar süphesiz sindirim sistemi yoluyla çocuğun vücuduna girecek ve onda etki edecektir. Çocuğun vücudunda ne gibi kötü bir tesir bırakacağı belli olmasa bile tesirsiz olmadığı da ortadadır.

Öyleyse hamile bir hanım sorumsuzca ve sonucunu düşünmeksizin ilaç kullanamaz.

Evvela; zaruri olmadıkça ilaç kullanmamalıdır. Eğer ilaç kullanmaya mecbur olursa, muhakkak doktora hamile olduğunu söylemeli ve kullanacağı ilaçların çocuğa zararı olup olmayacağını sormalıdır. Böylece mutahassıs bir doktorun izni ile gerekli miktarda ilaç kullanmalıdır.

Elbette önemli bir hastalığı olduğu takdirde kendi sağlığı için, hatta rahmindeki bebeğin bakımı için doktora müracaat etmelidir. Çünkü o hastalık anneye zararlı olacağı gibi çocuğun sağlığını da tehlikeye düşürebilir.

Bilginlerden biri şöyle yazıyor: Virüs ve mikroplar bazı zamanlar kendini savunamayan cenine hücum ederek annenin tutulduğu hastalığı ona geçirebilirler.[55]

"Annenin, yemek programını değiştirmesi, kullanmış olduğu ilaçlar ve tutulduğu hastalıklar cenin üzerinde tesir eder... Ceninin yaşantısının ilk dönemlerinde meydana gelen küçük bir hasar, gelişme safhasında çok büyük tesirler bırakır. Bundan dolayı hanımlar hamile olma ihtimalleri olduğu dönemlerde sağlıklarını korumak için özel bir sorumlulukla mükelleftirler.[56]

Gıda maddelerinden başka çoğu maddeler cenine ulaşarak çocuğun doğumdan önceki gelişmesinde etkili olabilirler. Kullanılan ilaçların çoğu buluğa ermiş, yani, kamil bir insanın sağlığı için denenmiştir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu ilaçların çoğu cenin veya gelişme halindeki çocuklar üzerinde aksi bir etki bırakmaktadır. Anne bedeninde bulunan virüsler bakteriler ve diğer parazitler bazen çocuğun annedeki hastalığı kapmasına neden olur veya bazı zor durumlarda, ceninin gelişmesinde hasar meydana getirmekte ve böylece anormal bir gelişmeye sebeb olmaktadırlar.[57]

ANNENİN RUHİ DURUMLARININ CENİN ÜZERİNDEKİ etkİsİ

Bilim adamları arasında, annenin fikirlerinin ve ruhi durumlarının ceninin ruhunda etki bırakıp bırakmadığı tartışılan bir konudur.

Bazı bilim adamları diyorlardı ki: Annede, hamilelik döneminde gözlenen şiddetli heyecan ve korku çocuğun ruhunda etki eder ve onun korkak olmasına sebep olabilir. Aynı şekilde annenin kıskançlığı ve kin beslemesi ceninin ruhunda etki eder ve bu iki sıfatın çocuğa geçmesi mümkündür. Tam aksine, annenin iyi huylu olması, insansever-liği, imanı, yiğitliği, sevgi ve şefkati çocuğun sinirleri ve ruhunda iyi etkiler bırakır. Anne rahmindeki bebek annenin gerçek bir organıdır. Öyleyse annenin fikirleri ve ruhsal durumları kendi cisminde nasıl etki bırakıyorsa çocuğu üzerinde de etkili olur.

Ama cenin ve çocuk uzmanı olan bazı bilim adamları bu görüşü reddetmiş ve batıl olduğunu ispat etmişlerdir. Bunlar diyorlar ki: Annenin fikirleri ve ruhsal durumları hamilelik dönemlerinde çocuğun sinirleri ve ruhu üzerinde direkt etki edemez.

Doktor Celali şöyle yazıyor: Anne ile cenin arasında direkt bir irtibat yoktur. Annenin cenin ile olan irtibatı göbekipi yoluyladır ve bu göbekipinde sinir olmadığı için sinirsel bir olayı çocuğa iletemez. Göbekipi kan damarlarını kendisinde bulundurur. Öyleyse heyecan ve sinir durumları geçmişteki bilim adamlarının inandığı gibi göbek ipinden cenine geçemez.[58]

Elbette hak da bunlardan yanadır. Hamile kadının fikirleri ve nefsani haletleri direkt olarak çocuğun ruh ve sinirlerinde tesir bırakamaz. Ama, "annenin fikirleri ve ruhi heyecanlarının hiçbir tesiri yoktur; hatta dolaylı yoldan bile çocuğun ahlak ve nefsani haletlerinde etki etmez" sözü de doğru değildir. Konunun iyice anlaşılabilmesi için bu üç nükteye dikkat ediniz:

1- İnsanın ruhu ve cismi birbirine bağlı ve aralarında irtibat olan iki unsurdur. Hastalık, sağlık, sinirlerdeki kuvvet ve zaaf, cismi güçler, hatta açlık ve tokluk insanın tefekkür tarzında ve ahlak yapısında tesir bırakır.

İnsanın ahlaki şahsiyeti, bir hadde kadar onun özel tabiatına, beyin ve sinirlerinin yapısına bağlıdır. Sağlam ruh sağlam bedende olur. Bazı gıda maddelerinin az oluşu veya olmaması sinirleri ve beyni, kötü ahlak ve ruhi heyecanları zahir etmesi için hazır bir hale getirir.

2- Cenin annenin sindirim sistemi tarafından hazırlanmış olan yemekten istifade eder. Çocuk annenin rahminde yaşadığı müddetçe yemek bakımından anneye tabidir ve annenin yemek şekli onun cismi ve ruhi gelişmesinde etkilidir. Doktor Celali şöyle yazıyor:

Annenin sağlığında etkili olan her şey aynı şekilde ceninin sağlığında tesir eder. Eğer annenin yemeğinde kalsiyum azlığı olursa bu azlık çocuğun kemiklerinin yapısında ve dişlerinde olumsuz etkiler bırakacaktır.[59]

3- İnsanın şiddetli ıstırap ve heyecanlarının onun bütün vücudunda ve sindirim sisteminde tesir bıraktığı ispatlanmıştır, üzgün olma ve fazla sıkıntı veya şiddetli korku iştahı azaltır ve yemek iyice hazmedilmez, sindirim sistemi hasar görür ve sinir sistemindeki düzen bozulur. Vücutta urlar meydana gelir.

Bu üç nükteden şöyle bir netice alabiliriz: Annenin fikir ve heyecanları direkt olarak çocuğun sinirlerine ve beynine intikal etmez. Ama, annenin fikirleri ve ruhi haletleri kendi bedeninde ve sindirim sisteminde tesir bıraktığı ve ceninin yemeği anne vasıtasıyla temin edildiği için, beslenmenin de çocuğun gelecekteki şahsiyetinde ve ruhi haletlerinde tesiri olduğundan kesin olarak şunu iddia edebiliriz ki annenin şefkati, fikirleri ve ruhi haletlerinin şüphesiz çocuğun ruhunda tesiri vardır ve onun gelecekteki şahsiyetinde etkili olacaktır.

Annenin, sinirlenmesi veya şiddetli bir şekilde mustarip olması, korkması onun tabii yapısını ve sindirim sistemini altüst ederek sinirlerinde hasar meydan getirir. Bu anormal durum annenin cismine ve ruhuna zararlı olduğu gibi, onun rahminde yaşayan bebeğin beslenme durumuna da zarar verecektir. Bu durumda, bebeğin asap ve beyni ileride bir takım arızalarla karşılaşabilir.

Doktor Celali şöyle yazıyor: Annede görülen şiddetli heyecan ve rahatsız edici sarsılmalar kesinlikle ceninin tabii yapısına ve gelişmesine zararlı olacaktır. Zira, böyle haletler sinir sisteminin düzenini bozar ve tabii olmayan salgılamalar sonucu sindirim sisteminin doğru çalışmasında hasar meydana gelir. Çocuğun bazı asabi ve ruhsal hastalıklara tutulmasının tek sebebi hamilelik döneminde annesinin karşılaştığı heyecanlar olabilir.

Hamile bir kadın cismi ve ruhi yönden kamil bir sükunet içerisinde olur, mutlu, iyiliksever, imanlı, insansever ve muhabbetli bir şekilde yaşar, sağlıklı bir beden ve tertemiz bir ruha sahip olursa rahminde yaşayan cenin de aynı şekilde cismi ve ruhi bakımından sükunet içinde olacaktır. Böyle sağlıklı ve emin bir ortamda gelişmesi şüphesiz çocuğun cismi ve ruhi şahsiyetinde çok tesir bırakacaktır. Aksine, annenin imansız ve kıskanç oluşu, kin beslemesi, şiddetli bir şekilde mustarip olması, korkması, ruhi heyecanları ve perişan oluşu çocuğun beslenme durumunu bozacak ve onun ruhi sükunetini zedeleyecek ve kötü ahlakların ve ruhi hastalıkların zahir olması için ortam hazırlayacaktır.

Psikologlar, ruhi hastalıklara tutulan çocukların yüzde 66'sının, hastalıklarını annelerinden miras edindiklerini tespit etmişlerdir. Eğer anne sağlıklı ve kusursuz olursa, çocuğu da sağlıklı ve kusursuz bir sinir sistemine sahip olur. Sağlıklı, neşeli ve akli kuvveler yününden kusursuz bir çocuğu olmasını isteyen bir kadın bebeğin doğumundan önce kendi sağlığını düşünmelidir.[60]

Ortamdaki etkenler ceninin cismi ve ruhi gelişmesinde etki bırakır. [61]

HAMİLE KADINLARA TAVSİYE OLUNUR...

Hamile kadınlara; ağır eşyaları taşıma, çok şiddetli hareketler ve yorucu faaliyetleri terk etmeleri tavsiye olunur. Çünkü, annenin yorucu işleri, çocuğun huzur bulduğu emin muhiti altüst eder ve onu rahatsız eder. Hatta onun düşmesine bile sebep olabilir.

Hamileliğin son aylarında yolculuk yapmak zararsız değildir. Eğer yolcuk zaruri olmaz ise, onu terketmek daha iyidir. Ama hafif işler ve yavaş hareketler zararı olmadığı gibi ondan öteye hem annenin ve hem de çocuğun sağlığı için faydalıdır. Doktor Celali şöyle yazıyor: Annenin fazla yorgun oluşu kandaki zehirleyici maddelerin çoğalmasına sebep olur. Şunu da unutmamak gerekir ki kan, ceninin yiyeceğini ihtiva eder ve ceninin şekillenmesinde etkilidir. [62]

TEMİZ HAVA

Anne rahminde bulunan bebek, gelişmek ve ilerlemek için oksijene muhtaçtır. Ama ceninin kendisi teneffüs etmez ve direkt olarak açık havadan yararlanmaz. Anne hem kendi bedeninin ihtiyaç duyduğu hem de ceninin muhtaç olduğu oksijeni hazırlar. Eğer anne sağlıklı ve temiz hava teneffüs ederse hem kendi sağlığını korumuş olur ve hem de bebeğinin sağlık ve gelişmesine yardım etmiş olur. Eğer zehirli hava teneffüs edecek olursa hem kendinin ve hem de bebeğinin sağlığına zarar vermiş olur. Dolayısıyla, hamile kadınlara temiz ve sağlıklı havadan yararlanmaları ve temiz havada yürümeleri, derin nefes almaları, yorucu gece oturumlarından kaçınmaları tavsiye edilir. Yine, sigara vb. kullanmaktan kaçınmaları gerekir. Uyurken temiz hava gelmesi için odanın pencerelerini açmalıdırlar. Çünkü, oksijen azlığı bebeğin sağlığına telafi edilmez bir zarar verebilir. Doktor Celali yazıyor ki: Dudak yarıklığı, düz taban olma ve önceleri genetik bir olay bilinen moğollara benzeme gibi bir çok kusurlar günümüzde, ortamdaki etkenlerden ve özellikle oksijen azlığından kaynaklandığı bilinmektedir.[63]

Karı-koca her ikisi razı oldukları takdirde hamile olmayı engellemenin İslam açısından sakıncası yoktur. Karı-koca çocuk yapmak istemezlerse zararsız hap ve iğnelerle, meniyi dışarı dökme yoluyla veya başka yollarla nutfenin bağlanmasını önleyebilirler. Tabii ki, çocuk yapmaya engel olmak İslam açısından beğenilir bir iş değildir. Çünkü İslam, Müslümanların çoğalmasını ister. Ama her durumda, bu iş haram değildir. Ancak, erkek ve dişi hücreler kadının rahmine yerleşip birleştikten sonra İslam açısından muhterem olan canlı bir varlık meydana gelmiş olur ve onun yaşama hakkı vardır.

O yeni varlık çok küçük ve zarif olmakla birlikte gelecekte kamil bir insan olacaktır. Olağanüstü bir hız ve ciddiyetle insani kemallere doğru hareket etmekte olan canlı bir varlıktır. O zarif varlık, sahip olduğu olağanüstü kabiliyetleri ile birlikte gelişip kamil bir insan olabilmesi için şefkatli annesinden, ona emin ve güvenilir bir muhit hazırlamasını beklemektedir. Eğer bu yaşamaya hak kazanmış olan varlığı düşürüp öldürecek olursanız Allah katında katil sayılırsınız ve bu kötü amelden dolayı kıyamette sorguya çekilirsiniz.

Herkesin hakkını savunan mukaddes İslam dini, cenini düşürmeyi ve çocuğu öldürmeği istisnasız haram kılmıştır.

İshak b. Ammar diyor ki:İmam Musa b. Cafer'e (a.s) arzettim ki: Acaba hamile olmaktan korkan kadına ilaç kullanarak çocuğunu düşürmesine izin veriyor musunuz? İmam, "Hayır" buyurdu. "Hiç bir zaman izin vermiyorum." Ben, rahmindeki bebeğin henüz nutfe olduğu hamileliğin ilk zamanlarında nasıl? diye arzettiğimde İmam, "Düşürmek caiz değildir. İnsanın yaratılışı nutfeden itibaren başlamaktadır." buyurdu.[64]

Allah Teâla Kur'an'da şöyle buyuruyor: "Baba ve anne, neden masum çocuğunuzu öldürdünüz? diye kıyamet günü sorguya tabii olacaklardır."[65]

Cenini düşürmek, İslam'da yasaklanmış olup çok kötü bir amel sayılmaktadır. Ayrıca, bu iş annenin ruhu ve cismi için de zararlıdır. Doktor Paknejad çocuk düşürme hususunda düzenlenmiş olan bir konferansta şöyle diyor: Cerentoloji ve Jeryateri bilimlerinde kürtajın normal ömrü azalttığı kanıtlanmıştır... Ve ilmi araştırmalar sonucu kürtajın, kadınların ruhsal düzenlerini altüst ettiği ispat edilmiştir.[66]

1951'den 1959'a kadar Niyork şehrinde annelerin doğumdan önce ölmelerinin yaklaşık olarak %26.1'inin çocuk düşürmekten kaynaklandığı ispatlanmıştır. Ve 10 yıl içinde bu rakam %42.1'e yükselmiştir.

1963 yılında Şili'de, çocuk düşürme sonucu ölen anneler, diğer nedenlerle ölen annelerin %39'unu oluşturmaktadır.[67]

Çocuk düşürme bahanelerinden biri de fakirlik ve yoksulluktur. Bazı bilinçsiz baba ve anneler fakirlik ve yoksulluk bahanesiyle masum çocuklarını düşürüyorlar.

Elbette fakirlik ve yoksulluk çoğu ailelerin tutulduğu çok büyük bir beladır ve bu belaya tahammül etmek oldukça güçtür. Ama buna rağmen İslam fakirliği geçerli bir özür bilmemektedir. Masum yavrucağızın ne suçu var? Neden baba ve anne onu yaşama hakkından mahrum etsinler?

Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Evlatlarınızı fakirlik korkusu ile öldürmeyin, sizlere ve onlara rızık veren biziz. Evlat öldürmek çok büyük bir yanlışlık ve günahtır."[68]

Bebeğin nutfesi bağlandıktan sonra baba ve anne bu zorluğa tahammül etmek zorundadırlar. Bu çocuk gelecekte anne, babasına ve topluma yararı dokunan seçkin bir şahsiyet olabilir.

Bu çocuğun varlığının bereketi ile ailenin iktisadi durumunun düzelmesi ve yoksulluktan kurtulması da mümkündür.

Ev dışında çalışma, dairede çalışma veya çocukların fazla olması vb. bahaneler şer'an ve vicdanen özür sayılmayıp çok kötü bir amel olan kürtajı caiz etmez.

Kürtaj çok kötü ve haram bir amel olmakla birlikte, İslam dini bu büyük günah için ceninin çeşitli hallerine göre farklı para cezası da getirmiştir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Aldırılan çocuk eğer nütfe ise, kanının karşılığı 20 dinar, eğer aleke (pıhtılaşmış kan) ise 40 dinar, eğer muzge (et haline gelmiş) ise 60 dinar, eğer kemikleri düzene girmiş olursa 80 dinar, eğer insan şekline girmişse 100 dinar, eğer insan ruhuna sahip olmuşsa kamil bir insanın diyetidir."

Efser-ul Mülk-i Amili'nin bu alanda çok güzel bir şiir var:

Bir cenin benim rüyama girdi

Eğer görürsen annemi dedi

De: Bende ne hata gördün anne?

Neden beni kana boyadın anne?

Rahminde uslu bir bebektim ben

Neden idama mahkum ettin sen

Kanıma susamıştın sen benim

Kana boyandı zayıf bedenim

Dünyaya gelen bir misafirim

Sana ne zarar verebilirim?

Misafiri ağırlamak gerek

Merhametsizce kıymamak gerek

Düşünürken benim masrafımı

Minik cismimden aldın canımı

Rızkım beraberimdeydi anne

Yazık ki sen inanmadın anne

Rahatlığı bana tercih ettin

Alemde zulmü sen inşa ettin

Bebeklerin ümididir anne

Usludur bebek, olunca anne

Ümid ederdim seni göreyim

İyilik bahçenden göl koparayım

İsterdim göğsüne sarılayım

Dar gönlünden keder çıkarayım

İsterdim sütün içmeyi anne

Güzel sesini duymayı anne

Tebessümünü görmeyi anne

Baş ucumda oturmanı anne

Umardım okula göndermeni

Öğretmeni birlik dersini

Gelince mutlu edeyim seni

Şarkıyla sesleyeyim ismini

Bir genç görmek isterdim kendimi

Yaşlanınca bilesin kadrimi

Ortaklaşalım senin derdini

Yapayım ben senin işlerini

Şimdi temiz ruhum cennettedir

Yerim hurilerin yerindedir

Şimdi sen tövbe et canım anne

Rabbimiz belki affeder anne

Temennimdir bu benim anneme

İşte bu mesajı ver anneme.

 

DOĞUM ZORLUKLARI

Çocuk genellikle yaklaşık dokuz ay on gün anne rahminde yaşar. Doğum öncesi yaşantısı, çok hassas ve tehlike dolu bir yaşantı olup, çocuğun geleceği büyük bir ölçüde ona bağlıdır. Çocuk bu müddet zarfında, idaresi kendi elinde olmayan bir ortamda yaşamaktadır. Onlarca cismi ve ruhi tehlikelere maruz kalmaktadır ve kendisini o tehlikelerden savunamamaktadır. Bu tehlike dolu dokuz aylık yolculuğu sapasağlam tamamladıktan sonra, çok güç bir bölümü de geçmelidir ve o da doğum anıdır. Doğum, kolay ve küçük bir iş olmayıp aksine, çok zor ve hassastır.

Çocuk dokuz aylık bir müddet zarfında bir hadde kadar büyümüştür; özellikle başı, öteki organlara oranla daha fazla büyümüştür. Şimdi büyük bir zorluk ve sıkıntı ile doğum mecrasından çıkmak zorundadır.

Çocuğun dar bir yerden geçmesi insanoğlunun yaşantısı boyunca yapmış olduğu en tehlikeli yolculuktur.

Çocuğun ezilmesi veya kemiklerinin kırılması muhtemeldir. Baş kısmının iyice bağlanmamış ince ve zarif kemiklerinin sıkılması ve çocuğun beyninin ve sinirlerinin hasar görmesi mümkündür. Bilginlerden biri şöyle yazıyor: Doğum esnasındaki dikkatsizlik, insanoğlunun ruhunda gözle görülemeyen daimi hasarlar meydana getirebilir. Psikologlar, doğum sarsıntısını, insanoğlunun hayatı boyunca sahip olduğu mahiyetinde çok tesirli bir etken bilmişlerdir. Bu uzmanlara göre, doğum, çocuğun yaşadığı ortam ve yaşantı şeklinde vuku bulan bir değişimdir. Aynı şekilde, cenin dönemindeki özel huzur ve güvenin aniden yok olmasına da sebep olur. Onlara göre, doğum esnasındaki korku ve ıstırap insan ruhundan bir parça olur ve ferdin gelecekteki yaşantısı devamlı elinde olmaksızın cenin dönemindeki sakin yaşantısındaki hatıraların ve kargaşalı müstakil dünya yaşantısına geçişin eziyetine maruz kalır.[69]

Doktor Celali şöyle yazıyor: Dünyaya gelirken ortalama olarak birkaç saat çocuğa sıkıntı gelmektedir ve onun bedeninin en büyük kısmı olan baş kesimi, öteki organlardan daha çok tehlikeyle karşılaşır. Eğer doğum normal olmazsa çocuğun dünyaya gelmesi daha fazla güçleşir ve çocuk normal sıkıntılar haricinde mekanik aletlerin hasarını da tahammül etmek zorunda kalır. Doğum esnasında veya doğumdan bir müddet sonra bazı çocukların ölmesinin sebeplerinden biri de bu gibi sıkıntı ve hasarlardır... Çocuklarda gözetlenen sakatlık, delilik vb. çocuk dünyaya gelirken karşılaşmış oldukları bu gibi zahmetlerden ileri gelmektedir.[70]

Öyleyse doğum sade ve ehemmiyetsiz bir iş değil, aksine çok zor ve özen gösterilmesi gereken bir meseledir. Öyle ki, çocuğun ve annesinin sağlığı ona bağlıdır. En küçük bir gaflet ve dikkatsizlik, çocuk veya annede telafi edilmesi mümkün olmayan, hatta onların canları pahasına mal olabilecek bir hasar meydana getirebilir. Ama günümüzde genellikle doğumevleri, doktor ve ilaca ulaşabildiği için ihtimali tehlikelerden korunmak kolaydır.

Bunun için, hamile kadınlara, doğumdan önce mümkünse doktor ve doğumevine müracaat ederek yaklaşık olarak ne zaman doğum yapacaklarını öğrenmeleri ve gerektiğinde kendilerini doğumevine ulaştırmaları tavsiye olunur. Doğumevi her yönden evden daha iyidir.

Çünkü, oralarda doktor, ilaç ve ebe vardır ve doğum yapan kadın yardıma ihtiyaç duyduğunda hemen başı üzerinde hazır olurlar. Eğer doğum normal olmaz ise her yönden gerekli olan vesileler mevcuttur ve en kısa bir müddet içinde onun yardımına koşabilirler. Halbuki eğer normal olmayan bir doğum, evde meydana gelir de kadın, doktor veya doğumevine götürülmek istenirse bu esnada kendi veyahut çocuğun canı tehlikeye maruz kalabilir.

Ayrıca, doğumevindeki odalar sağlık açısından evden daha üstündür ve kadın orada daha iyi bir şekilde dinlenebilir. Yine, doğumevinde, doğuma müdahale edecek ve görüşlerini belirtecek akraba ve komşu kadınlar yoktur. Halbuki onların meseleye karışmaları ilim ve bilgiden kaynaklanmadığı için zararsız olmayacaktır.

Erkeğe de bu hususta büyük bir sorumluluk düşmektedir. Şer'an ve vicdanen bu hassas ve tehlikeli anda eşinin yardımına koşmak, onun ve çocuğunun canını karşılaşabileceği tehlikelerden kurtarmakla mükelleftir. Eğer onun gaflet ve dikkatsizliği sonucu eşi veya çocuğu ölecek olur veyahut cismi ve ruhi hasarlara maruz kalırlarsa böyle insafsız bir koca şeriat ve vicdan mahkemesinde mahkum olacak ve kıyamette sorguya çekilecektir. Bütün bunlarla birlikte, bu dünyada da günahının bedelini ödeyecektir. Eğer bugün meseleyi ciddiye almaz veya masraflar yüzünden veya diğer bahanelerle sığınağı olmayan eşinin yardımına koşmazsa daha sonra onun yüz katını harcamaya mecbur olacak ve sonuçta da hayatı eski düzenine dönmeyecektir.

Ama eğer doktor ve doğumevine gitmek mümkün olmazsa, doğum işini bu konuda ihtisası olan normal ebeler vasıtasıyla evde gerçekleştirmek mümkündür. Bu durumda aşağıdaki nüktelere dikkat etmek gerekir:

1- Doğum yapılan odanın normal ve tabii bir havası olmalı, çok soğuk olmamalıdır. Zira doğum halindeki kadın, meydana gelen sıkıntı ve saatlerce yapmış olduğu çaba sonucu mizacındaki normal haleti kaybeder ve terler. Ve bu durum soğuk algınlığı ve hastalığa yakalanmak için oldukça müsaittir. Çok zor olan doğum meselesi gerçekleştikten sonra odanın havası soğuk olursa büyük bir ihtimalle anne soğuk algınlığı ve onun getirmiş olduğu hastalıklara tutulur. Bununla birlikte soğuk hava, dünyaya yeni gelen bebek için de çok tehlikelidir. Zira çocuk, anne rahminde tabii sıcaklığı 37.5 derece olan bir ortamda yaşamaktadır.

Ama dünyaya geldiği zaman genellikle odanın sıcaklığı o kadar değildir. Onun için güç ve kuvveti olmayan bebek, bedeni için gerekli olan sıcaklığı temin etmek için lazım olan enerjiye sahip olmadığından dolayı, soğuk algınlığı ve hastalık için oldukça müsait bir durumdadır ve böyle çocukları iyileştirmek oldukça zordur ve genellikle bu çocuklar ölmektedirler.

2- Odanın havasının mazot veya kömür dumanı vb. şeyler vasıtası ile zehirli ve kirli olmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü, zehirli bir havada teneffüs etmek hem annenin, hem de çocuğun sağlığına zararlıdır.

3- Doğum odasının mümkün olduğu kadar boş olması daha iyidir, işi olmayan kadınları odadan çıkarın. Çünkü, onların herhangi bir yardımı dokunmayacağı gibi doğum halindeki kadının utanmasına ve rahatsız olmasına sebep olurlar ve odanın havasını kirletirler. Ayrıca öteki kadınların, doğum halindeki kadının avretine bakmaları haramdır ve o, böyle bir durumda avretini diğerlerinden koruyamaz.

İmam Seccad (a.s), hamile bir kadın doğum yaparken, "Kadınları dışarı çıkarın; sakın doğum halindeki kadının avretine bakmasınlar" buyurdu.[71]

Hamile bir kadın eğer kendi vazifesini yerine getirir, dikkatli bir şekilde hamilelik dönemini bitirerek topluma sağlam ve kusursuz bir çocuk kazandırırsa çok önemli ve değerli bir iş yapmış olur. Daima anneye borçlu olan sağlık ve kusursuz bir insan dünyaya getirmiş olur. Ayrıca, insan toplumuna da hizmette bulunarak, varlığı hayır ve bereketlere kaynak olabilecek kusursuz ve değerli bir şahıs kazandırmış olur. Böyle büyük bir hizmet Allah katında da mükafatsız kalmayacaktır.

Bir gün Peygamber efendimiz (s.a.a) cihadın fazileti hakkında sohbet ederken kadınlardan biri, "Ya Resulellah, acaba kadınlar cihadın faziletinden mahrum mu kalacaklar?" diye arzetmesi üzerine Resulullah (s.a.a), "Hayır" buyurdu, "Kadın da cihadın sevabına nail olabilir. Kadın hamile olur. Daha sonra bebeği dünyaya getirir ve sonra da çocuk sütten kesilene kadar ona süt verir. Bütün bu müddet zarfında kadın cihad meydanında savaşan bir erkek gibidir. Eğer bu müddet içinde ölecek olursa şehid makamındadır."[72]

DOĞUMDAN SONRA

Bebek dünyaya gelir gelmez ciğerlerine hava dolar ve nefes alıp vermeye başlar. Yaşamındaki ilk ağlayışı başlar. Çocuğun ilk ağlayışı, ciğerlerine giren hava sonucu meydana gelen sıcaklıktan kaynaklanır. Eğer çocuk nefes almaz ve ağlamazsa genellikle nefes alıp vermesi için ayaklarından tutularak aşağıya doğru sarkılır ve kalçalarına yavaş yavaş vurulur. Daha sonra göbek ipi düğümlenir ve bedenine bağlı olan kısmı biraz yukarısından tentürdiyotlu bir makasla kesilir ve üzerine tentürdiyot dökülerek pansuman yapılır. Daha sonra çocuk ılık su ve sabunla yıkanır ve elbise giydirilir. Dünyaya yeni gelmiş olan bebeğin birkaç saat yiyeceğe ihtiyacı yoktur. Kaynamış suya şeker katılarak az miktarda ağzına damlatılır.

Bebek genellikle uyku halindedir ve her şeyden çok dinlenmeye ihtiyacı vardır. Zira onun yaşadığı ortam ve ondaki iç ve dış durumlar başka bir şekle dönüşmüştür. Önceleri annenin yemeğinden istifade ediyordu. Ama artık kendinin yeni ve zarif sindirim sistemi çalışmaya başlamış ve bedeni için gerekli besini hazırlamaktadır.

Önceleri anne tarafından teneffüs edilerek hazırlanmış olan oksijenden istifade ediyordu. Ama şimdi kendi teneffüs sistemi çalışmaya başlamış ve oksijen hazırlamakta ve bedendeki zehirleri (karbondioksiti) uzaklaştırmaktadır.

Onun iç durumlarında tam olarak bir takım önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Dış durumu ve ortamının şartları da değişime uğramıştır. Önceleri sabit sıcaklığı 37.5 derece olan rahim ortamında yaşıyordu. Ama artık sabit bir sıcaklığı olmayan bir ortamda yaşamaktadır. Doğum esnasında cisim ve ruhuna çeşitli baskılar gelmiştir; şimdi bunların tamire ihtiyacı vardır. Bebek bu durumda ameliyat odasından yeni çıkmış ve dinlenmeye ihtiyacı olan bir hastaya benzemektedir. Yeni işleyecek zarif bir fabrikadır. Ona ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Öyleyse çocuğun iyi bir şekilde dinlenebilmesi, doğum esnasında maruz kaldığı hasarları telafi edebilmesi ve kendi durumunu yeni durum ve şartlara uydurabilmesi için, kendisine yapılabilecek en büyük hizmet, onun için rahat bir ortam hazırlamaktır.

Doktor Celali şöyle yazıyor: Çocuğu devamlı oynatmak, öpmek, yerinden alarak diğerlerine göstermek, güzel göstermek için ikide bir elbiselerini değiştirmek; bütün bunlar kaçınılması gereken ve istenilmeyen tahriklerdir. Çocuk oyuncak değildir. O, gelişebilmek için sakin bir ortama muhtaçtır. Ve onun iç haletindeki huzurunun kaçmasına yol açacak her iş terkedilmelidir. Yüksek sesler, sıkmalar, aşağıya-yukarıya atıp tutmalar, ıslak ve sıkı öpücükler; bütün bunların hepsi onun ruhsal huzurunda ve düzenli gelişmesinde etkilidir.[73]

Anne de iyi bir şekilde dinlenme ve takviye edilmeye muhtaçtır. Dokuz aylık hamilelik döneminde zayıflamıştır. Özellikle doğumun vermiş olduğu sıkıntı, rahatsızlık ve aşırı kan kaybı bedenini iyice yormuştur. Böyle bir zamanda şefkatli kocası, onun iyice dinlenebilmesi için gerekli vesileleri hazırlamalı ve yiyecek yönünden de onu takviye etmelidir. Eğer doktor ve ilaca ihtiyaç hissederse sağlığına kavuşup cisminde ve ruhundaki zaaf ve hasarları onarabilmesi, önceki sağlık ve neşatını elde edebilmesi için ona yardımcı olmalıdır. Böylece sağlıklı bir beden ve neşeli bir ruhla önceki yaşantısına dönerek çocukları ve kocası ile ilgilenebilir. Eğer kocası bu hususta ihmal edecek olursa eşi o şekilde zayıf ve hasta kalacaktır ve bu ihmalkarlığın kötü sonucu kocasının kendisine dönecektir.

ANNE SÜTÜ EN İYİ YİYECEK

Anne sütü, çocuk için en iyi, en zengin ve en sağlıklı yiyecek olup bir çok yönden öteki yiyeceklerden üstündür:

1- Anne sütü, besin maddelerinin kemmiyet ve keyfiyeti bakımından çocuğun sindirim sistemine tamamen uygundur. Çünkü çocuk, anne rahmindeki dokuz aylık yaşantısında, annenin sindirim sistemi tarafından hazırlanan bu gıda maddeleri ile besleniyordu ve bu gıda maddelerine alışmıştı. Şimdi bu maddeler süt şeklinde salgılanmaktadır.

2- Anne sütü tabii ve ham olduğu için, ihtiva etmiş olduğu besin maddelerini kaybetmemektedir. Ama inek sütü, kaynatılıp içildiği için ihtiva etmiş olduğu bazı gıda maddelerini kaybeder.

3- Anne sütü, sağlık açısından daha fazla güvenilir olup dışarıdaki mikroplara temas etmediğinden dolayı bozulmaz. Çünkü, anne sütü, annenin göğsünden direkt olarak çocuğun ağzına aktarılmaktadır. Ama diğer sütler, tencere ve ellerle temasta bulunduğu için mikrop kapabilir.

4- Anne sütü, devamlı taze olarak kullanılmaktadır. Oysa öteki sütler, bekletme sonucu bozulabilirler.

5- Anne sütünde katkı maddesi yoktur. Ama öteki sütlerde, su katılması gibi sahtekarlıkların olması mümkündür.

6- Anne sütü, hastalık yaratacak mikroplardan uzak olup çocuğun sağlığı açısından daha emindir. Oysa, öteki sütlere bazı mikropların karışması ve çocuğu bazı hastalıklara düşürmesi mümkündür. Süt ishali, malta humması ve verem hastalığı diğer sütlerden istifade etme sonucu meydana gelmektedir.

Bütün bunlardan dolayı, anne sütü kesinlikle çocuk açısından en sağlıklı yiyecektir. Anne sütü ile beslenen çocuklar genelde öteki çocuklara nazaran daha sağlıklı olurlar. Hastalıklar karşısındaki dirençleri daha fazladır. Ve ölüm onlar arasında daha azdır.

Ayrıca süt vermenin anne açısından da faydası vardır. Mesela, genellikle adeti geciktirir ve dolayısıyla geç hamile olur.

İslam dini de anne sütünün, çocuğun en iyi yiyeceği ve onun tabii hakkı olduğunu savunmaktadır.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuk açısından, hiç bir süt anne sütünden iyi değildir."[NI1] [74]

İslam dinine göre anne sütü çok önem taşıdığı için, anneleri bebeklere süt vermeye teşvik etmek amacıyla çok fazla sevaplar vaadedilmiştir.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Allah Teâla, çocuğuna süt veren her kadına, çocuğun emmiş olduğu her defa süt karşılığında bir köle azad etme sevabı verir. Süt içme dönemi sona erip çocuğu sütten kesince de Allah'ın büyük meleği elini onun boş böğrüne bırakarak, "Hayata yeniden başla. Çünkü Allah, senin geçmiş günahlarını affetti" der."[75]

Şiraz Pehlevi Üniversitesinde, Uluslararası Doktorluk Günü'nde düzenlenen bir sempozyumda bulunan bütün uzmanlar yemek ve vitamin maddesi ihtiva eden hiç bir yiyeceğin anne sütünün yerini alamayacağı görüşünü savundular.

Doktor Hanım Simin Vakıfî şöyle diyor: Ne yazık ki çoğu genç anneler batılı anneleri taklit ederek çocuklarını pastörize sütle ve diğer besin maddeleriyle beslemektedirler; bu ise, çocuğun küçük yaşta doğru beslenme metoduna tamamen ters düşmektedir.

Genç anneler, hiçbir yapay sütün anne sütünün yerini dolduramayacağını bilmeli ve çocuklarını kendileri için hazırlanmış olan tabii ve en iyi yiyecekten mahrum etmemelidirler.[76]

Anne sütü, tabiatın çocuk için hazırladığı yegane yiyecektir. Hiç bir yiyecek onun yerini dolduramaz. Öyleyse, mümkün olduğu kadar çocuğa anne sütü vermeye çalışın ve eğer annenin sütü olmazsa bu büyük noksanlığı, çeşitli yiyeceklerden ve özellikle süt getirici gıda maddelerinden istifade ederek yok edin.[77]

Çocuklarının sağlığına ilgi duyan sorumlu ve bilinçli kadınlar, aziz çocuklarını kendi sütleri ile beslemektedirler. Ve onları, Allah'ın kendileri için mukadder kıldığı bu büyük hediyeden mahrum etmemektedirler. Onlar, yüce annelik vazifesinin bilincinde olup sütün, çocuğun cisminde ve ruhundaki tesirinden haberdardırlar. Bundan dolayı kendi rahatlıklarını çocukların sağlığına feda ederler ve onları can şiresi ile doyururlar. İşte böyle kadınlara "anne" denir; cahil ve çeşitli yersiz bahanelerle göğüslerini kurutan ve masum çocuğu pastörize sütle besleyen bencil annelere değil. Bu bencil kadınların, aziz çocukların selamet ve sağlığı için süt verme zahmetine katlanacak kadar şefkatleri yoktur. Öte yandan, özürsüz olarak çocuklarına süt vermeyi terkeden kadınlar bazı cismi ve ruhi hastalıklara tutulabilirler. (Örneğin göğüs kanseri, çocuklarını emzirmeyen annelerde öteki kadınlara oranla daha çok müşahede edilmektedir.)

Burada, çocuğuna süt veren kadınlara şunu hatırlatmakta yarar var: Annenin beslenme şeklinin sütün niteliğinde tesiri vardır. Süt, annenin yiyeceğinden meydana gelmektedir. Bundan dolayı çocuğa süt veren annenin yemeği değişik ve çeşitli olmalı ve zaman zaman her yemekten yemelidir. Selamet ve sütünün kamil ve yeterli olması için meyve, sebze ve hububat çeşitlerinden zaman zaman istifade etmelidir. Sıvı ve sulu yemekler faydalıdır. İyi ve doğru bir beslenmenin, en pahalı ve en lezzetli yiyeceklerden istifade etmeyi gerektirdiğini zannetmeyin. Aksine, kamil bir beslenme için, hem az masraflı, hem de zengin ve sağlığa uygun olan çeşitli yemekleri içeren bir program hazırlanabilir. Bu hususta yiyecekleri tanıtan kitaplardan istifade edebilirsiniz. "Yemek uzmanları çocuklarına süt veren annelere her çeşit yemekten zaman zaman az miktarda yemelerini tavsiye ediyorlar. Bilhassa bakla, nohut, fasulye, süt, taze kere, Hindistan cevizi, zeytin, ceviz, badem, tatlı ve sulu meyveler, kavun, karpuz, armut vb.[78]

İslam dini de annenin yiyeceğinin, sütünde tesiri olduğu konusuna dikkat etmiştir. Dolayısıyla, İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuğunuza süt vermesi için Yahudi veya Hıristiyan bir kadını seçecek olursanız, onları şarap içmekten ve domuz eti yemekten sakındırın."[79]

Eğer anne hasta olur ve ilaca ihtiyaç duyarsa şunu bilmelidir ki, ilaçların sütünde tesiri olacaktır ve bu, çocuğun selamet ve sağlığına zararlı olabilir. Anne kendi başına, bilinçsiz kimselerin tavsiyesi ile ilaç kullanmamalıdır. Bu konuda doktora müracaat etmeli ve süt verdiğini de hatırlatmalıdır.

SÜT YARDIMCISI

Çocuğun asıl yiyeceği annenin sütüdür. Lakin, sadece anne sütü ile beslendiği durumda vitamin ve madeni maddeler yönünden daha zengin olması ve daha iyi gelişebilmesi için her gün çok az miktarda balık yağı ve azıcık meyve ona verin. Ama, çocuk büyüdükçe yemek ihtiyacı da çoğalmaktadır. Bu durumda öteki yemeklerden süt yardımcısı olarak istifade etmek gerekir. Dört aydan ve en fazla altı aydan sonra artık çocuğu başka yemeklere alıştırmak gerekir. Çocuğun yemeği sade, kamil ve sıvı olmalıdır. Her çeşit meyve suları çocuk için faydalıdır.

Sebzeleri pişirerek suyunu çocuğa verebilirsiniz. Kemik çorbası çocuğun gelişmesi için faydalıdır. Çocuğun dişi çıkınca ağır yiyecekler verebilirsiniz. Ona pişmiş patates, kaynamış yumurta, bisküvi, taze peynir, az miktarda ekmek ve kere, pişmiş pirinç, taze meyveler verin. Çocuğun yiyeceği de çeşitli olmalıdır. Ama ona ihtiyacı miktarında yemek vermeye dikkat edin, fazla değil.

ANNE SÜTÜ YASAK

Bir kaç yerde çocuk anne sütünden mahrum edilmiştir:

1- Anne, herhangi bulaşıcı bir hastalığa tutulursa.

2- Anne, eğer kalp hastalıkları gibi tehlikeli bir hastalığa yakalanır ve doktor onu süt vermekten menederse.

3- Anne deli olur veya şuurunu elinden alan sinirsel bir hastalığa yakalanırsa.

4- Şiddetli bir şekilde kan azlığı olan ve süt vermesinin kendisine zararı olan bir anne.

5- Alkollü anneler veya eroin ve morfin alışkanlığı olan anneler. Zira o maddelerdeki zehirler sütün içine girmekte ve çocuğu da zehirlemektedir.

Annenin süt vermesinin kendisine zararı olduğu veya çocuk zehirlenmeye ve hastalığa maruz kaldığı bu gibi yerlerde çocuk anne sütünden mahrum edilmeli ve başkası vasıtası ile emzirilmelidir. Eğer süt veren bir kadın hamile olursa yavaş yavaş çocuğunu kendi sütünden keserek başkası vasıtası ile onun beslenmesini sağlayabilir.

SÜT VERME PROGRAMI

Bilginler çocuğa süt vermek için iki yöntem önermişlerdir. Bazıları çocuğun beslenmesi için düzenli ve dakik bir program tayin etmek ve çocuğa o program üzere belli aralıklarla süt vermek gerektiği görüşündedirler. Süt verme aralıklarını bazıları üç ve bazıları da dört saat olarak belirlemiş, her üç veya dört saatte bir çocuğa bir defa süt verilmesini ve bunların arasında süt vermekten kaçınılmasını tavsiye etmişlerdir.

Bazıları da bu yöntemi benimsememekte ve onun yerine serbest ve kendi kendiliğine meydana gelen bir düzeni önermektedirler. Bunlar diyorlar ki: Çocuk ne zaman acıkır ve süt isterse süt verin.

Bu yöntem, kendinizi belirli saatlerde çocuk aç olmasa bile süt vermeye mecbur etmenizden daha iyidir.

Elbette ikinci öneri çok kolay olması ile birlikte benimsenen ve güzel bir görünümü de vardır.

Çünkü, istek ve sunma programı olup, çocuk acıktığında süt vermeyi gerektirir, belirli saatlerde değil. Ama bu yöntem de büyük eksiklikleri olduğundan tercih edilmez bir duruma düşmektedir. Bu eksikliklerden bazıları şunlardır:

1- Çocuğun tam olarak ne zaman aç ve ne zaman tok olduğunu ayırtetmek mümkün değildir. Çünkü konuşamadığı için duygularını belirtemez. Çocuk ilk süt içtiğinde açlığını gidermek için olsa bile yavaş yavaş süt içmeye alışır ve emzirilmekten lezzet alır. Bu durumda çocuğun duyguları bazen onu tahrik eder ve diğerlerinin atifesini kendisine celbetmek için ağlamaya başlar. Annesi de onu susturmak için emzirmeye başvurur. Çocuk aç olmadığı halde ağlar. Anne de çocuğunun acıktığını zannederek ona süt verir. Bazen aç olduğunda süt içer, bazen de tok olduğunda, düzensiz ve tok karnına yemek büyük insanlar için nasıl zararlı ise şüphesiz sindirim sistemi yeni çalışmaya başlayan çocuk için daha zararlıdır. Düzensiz ve programsız süt vermek çocuğun sindirim sisteminde hasarlar meydana getirebileceği gibi onda hastalıkların oluşması için ortam hazırlar. Öyleyse, çocuğun ne zaman aç olduğunu ayırtetme mümkün olmadığı için programsız besleme yöntemi çocuğun selamet ve sağlığı açısından zararsız olmayacaktır. Çoğu çocuk hastalıkları düzensiz ve fazla yemekten kaynaklanmaktadır.

Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki: "Fazla yemek ve yemek üstüne yemekten kaçının. Zira fazla yiyen kimse fazla hasta olur."[80]

2- Hesapsız ve düzensiz bir şekilde süt içen bir çocuk, şimdiden düzensizliğe alışır ve gelecekte düzensiz ve disiplinsiz bir kişi olur.

3- Her ağladığında emzirilen çocuk şimdiden ağlama ve feryat etmeye alışır ve gelecekteki yaşantısında hedefine ulaşmak için bağırmayı, ağlamayı ve ondan bundan istekte bulunmayı en iyi vasıta bilecektir. İşlerinde sabır ve tahammülü olmayacaktır. Çok kısa bir zamanda hedefine ulaşmak isteyecektir; hatta ağlamak, yalvarmak ve zillete boyun eğmek zorunda kalsa bile.

4- Böyle bir çocuğun babası, annesi ve ilgilenenleri huzur ve rahatlık göremezler. Zira, çocuk zaman zaman ağlar ve süt ister.

Bundan dolayı ben, birinci yöntemi ikinci yönteme tercih ediyorum ve düzenli bir şekilde beslenmenin çocuğun cismi ve ruhi açıdan gelişmesinde daha faydalı olacağına inanıyorum.

Doktor Celali bu hususta şöyle yazıyor: Eğer uzman bir doktorun önerisiyle çocuğun süt içmesi için düzenli bir program önerilirse bu işe alışma meyli onda meydana gelir. Bu program ile her şeyden önce çocuğun açlık ve tokluk durumu elde edilir. Ayrıca, herkesin günlük yaşantısı kendi alışkanlığının etkisi altında olduğundan, düzenli bir şekilde süt içmek o çocuğun sonraki alışkanlığı için atılmış olan güzel bir temeldir.[81]

Russel yazıyor ki: Günümüzde terbiye edilmiş her anne çocuk bakımı konusunda bir takım sade hakikatleri tanımaktadır.

Mesela; çocuğu ne zaman ağlarsa değil, belirli aralıklarla beslemenin ne kadar önemli olduğunu bilmektedir. Bu programa olan bağlılık, çocuğun hazmı için bu yöntemin daha faydalı olduğundan kaynaklanmaktadır...

Ayrıca bu, ahlaki bakımdan terbiye etmede de benimsenen bir yoldur. Çünkü, süt içen çocuklar büyüklerin sandığından daha hilekar ve kandırıcıdırlar. Çocuklar ağlamakla istenilen sonuçlara kavuştuklarını görünce, devamlı bu yöntemden faydalanırlar. Daha sonraları sızlayıp yakınarak onlara şefkat ve muhabbet yerine nefret edildiğini görünce şaşırır, kalpleri kırılır ve dünya gözlerinde soğuk, kuru ve ruhsuz görünür.[82]

Lakin burada birkaç nükteyi hatırlatmakta yarar var:

1- Bütün çocuklar için ve bütün süt içme dönemlerinde bir yemek programı belirlenemez, çünkü çocuğun sindirim sisteminin ve yemek ihtiyaçlarının durumu her yaşta aynı değildir.

Çocuk, doğumunun başlangıcından itibaren kırk-elli güne kadar çok küçük bir mide ve sindirim sistemine sahiptir ve azıcık süt ile doluverir. Böyle bir çocuk azıcık süt ile doyar. Ama kısa bir süre sonra acıkır. Bu müddet zarfında ona kısa aralıklarla süt vermek gerekir. Mesela; bir buçuk veya en fazla iki saatlik aralıklarla süt verilmelidir. Ama bu dönem sona erdikten sonra çocuğun gelişimine göre aralıklar fazlalaştırılabilir.

2- Bütün çocuklar cisim ve sindirim sistemi bakımında aynı yapıya sahip değillerdir. Bazıları erken ve bazıları da geç acıkırlar. Bunun için onların hepsi için aynı programı öngörmek doğru değildir.

Sorumluluklarının farkında olan ve çocuklarının sağlığına ilgi duyan iş bilir ve tecrübeli anneler çocuklarının özel durumlarını araştırarak ona uygun bir besleme programı düzenleyebilirler ve gerektiğinde çocuğun doktoru ile görüş alış-verişinde bulunabilirler.

3- Çocuğa süt verirken her defasında iyice doyurunuz. Elbette kadınlar, özellikle yeni doğan çocuğun çok çabuk uyuduğunu bilirler. Genellikle süt içtiği esnada doymadığı halde uyuyuverir. Bu durumda, çocuğun annesi iyice doyurmak için onun sırtına yavaş yavaş vurarak uyandırabilir.

4- Çocuğa süt vermek için dakik bir program düzenlediğiniz takdirde o programı tam olarak uygulamaya özen gösteriniz ve tayin edilmiş saatler arasında hiçbir zaman ona süt vermeyin. Ağlayıp sızlasa bile yavaş yavaş yemek programınıza alışması için sabırlı olun ve tahammül edin. O zaman kendi kendiliğine belirli anlarda uyanır ve süt ister. Böylelikle hem çocuk sabırlı, tahammüllü ve düzenli terbiye olur hem de siz huzurlu ve rahat olursunuz.

5- Çocuğun beslenme programını öyle bir şekilde ayarlayın ki bu programa alışması için gece yarısından sabah ezanına kadar ona yemek vermeyin. Böylece hem çocuk sessiz ve rahat uyur, hem de annesi birkaç saat dinlenmiş olur.

6- Her defasında çocuğa süt verdikten sonra göğsünüzün uç kısmını pamukla temizleyin. Bu, hem çocuğun sağlığı açısından faydalıdır hem de memenin parçalanmasını engeller.

7- Çocuk süt içtiği zaman genelde bir miktar hava midesine girer ve onun rahatsız olmasına, karnının şişmesine yol açar. Süt verdikten sonra onu kaldırarak yavaş yavaş sırtına vurunuz. Böylece hava dışarı çıkar ve çocuk karın ağrısına tutulmaz.

8- Çocuğa her iki göğsünüzden süt verin. Bu durumda hem sütleri kurumaz ve hem de göğüs ağrısına tutulmazsınız. Kadının biri İmam Sadık'ın (a.s) kendisine şöyle buyurduğunu nakleder: "Çocuğuna bir göğüsten süt verme. Onun için tam bir yiyecek ve içecek olması için iki göğsünden süt ver".[83]

9- Süt veren anneler yorucu işlerden ve şiddetli sinirlenmelerden kaçınmalıdırlar. Zira şiddetli rahatsızlık ve sinirlenmeler sonucu, sütte çocuğa zarar verecek değişiklikler meydana gelir.

Annenİn sütü olmazsa...

Eğer annenin sütü çocuğun ihtiyacı miktarında olmaz ise çocuğu tam olarak sütten mahrum etme hakkına sahip değildir. Aksine, ne kadar sütü varsa vermeli ve boşluğu öteki süt ve yiyeceklerle doldurmalıdır. Ama eğer hiç sütü yok ise (elbette çok nadir rastlanır ) veya kusurlu ise anne sütüne benzeyen inek sütü veya kuru sütten istifade etmek istiyorsa aşağıdaki nüktelere dikkat etmesi gerekir.

1- İnek sütü genellikle anne sütünden daha koyu ve ağırdır. Bundan dolayı anne sütüne benzemesi için ona bir miktar kaynatılmış su katılmalıdır. Azıcık da ona şeker ilave edilir.

2- Eğer sütte mikrop varsa ölmesi için 15 dakika kaynatın.

3- Çocuğa verdiğiniz süt fazla sıcak veya fazla soğuk olmasın. Anne sütü sıcaklığında olsun.

4- Çocuğa süt verdikten sonra sütün bozularak çocuğu hasta etmemesi için biberonu sıcak su ile yıkayın.

5- Elinizden geldiği kadar sağlıklı ve taze sütten istifade etmeye çalışın.

Eğer çocuğu beslemede kuru sütten istifade etmek isterseniz bu hususta doktor ile görüşün. Çünkü kuru sütün çeşitli ve değişik kısımları vardır. Her çeşit kuru süt her yaştaki her çocuk için uygun değildir. Bu konuda karar alacak ve sizlere yol gösterecek olan doktordur. Eğer doktor bir çeşit süt kullanmanıza izin verir, ama, çocuğunuzun tabiatına uygun gelmez ise ikinci defa doktora müracaat ederek tavsiyesine uyabilirsiniz.

SÜTTEN KESME

Çocuğa tam olarak iki yıl süt vermek gerekir. İki yıl süt içmek, Allah'ın her çocuğa tanıdığı haktır. Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor: "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verirler."[84]

Eğer anne, iki yıl dolmadan çocuğu sütten mahrum etmek isterse, en azı 21 ay süt verme şartı ile yapabilir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "En az süt içme devresi 21 aydır. Eğer bu müddet dolmadan önce çocuğu sütten keserlerse ona zulmetmiş olurlar."[85]

Bu iki yıl zarfında çocuk başka yiyecekleri tanımıştır. Anne yavaş yavaş çocuğun sütünü azaltır ve onun yerine başka yiyecekler verir, süt içme devresi sona erince artık çocuğu sütten keserek başka yiyecekler kullanabilir. İş bilir ve tecrübeli anneler, çocuk için ne çeşit yiyeceği seçmeleri gerektiğini ve ne çeşit yiyeceklerin çocuğun tabiatına uygun olduğunu daha iyi bilirler.

Elbette çocuğu sütten kesmek o kadar da kolay ve rahat bir iş değildir. Muhakkak bir kaç gün ağlar, sızlar ve bağırır; ancak, isteğinden tamamen vazgeçmesi için sabırlı olmak ve tahammül etmek gerekir. Anne, çocuğu sütten kes-mek için sütü kötüleyebilir (elbette meşru miktarda) veya göğsünü çirkinleştirebilir, yine, göğsünün uç kısmına acı sürebilir.

Ama sakın onu korkunç şeylerle korkutmayın. Şunu unutmayın ki, çocuğu korkutmak doğru bir iş değildir ve bu iş onun cisminde ve ruhunda, ileride kendini gösterecek çok kötü etkiler bırakır.

KIZ MI ERKEK Mİ?

Kadın, hamile olduğu ilk günden itibaren doğuma kadar devamlı ıstırap ve korku içerisinde olur. Çocuğunun erkek mi, kız mı olacağını bilmez. Dua, yalvarış ve adak adayarak erkek olmasını ister. Arkadaşları onu görünce, yüzünün renginden anlaşılan erkek olacak, derler. Tam aksine, istemeyenleri de, gözlerinden kızın olacağı belli, derler. Kocası da bu hususta eşinden farklı bir durumda değildir. İçinde devamlı oğul sahibi olma arzusunu besler. Bazen de bu konuda konuşur ve iyi-kötü vaadlar verir. Doğum esnasında hazır olanların tek düşündükleri çocuğun kız mı, erkek mi olacağıdır. Eğer kız olursa aniden doğum odasını öldürücü bir sessizlik kapsar, suratlar asılır. Ama eğer erkek olursa doğum odası sevinç sesleri ve maşallahlar ile doluverir. Babaya, erkek çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde sevinir. O tarafa, bu tarafa koşar. Tatlı getirin, meyve getirin, doktor, ilaç hazır edin. Çocuğa dikkat edin üşütmesin. Hanıma dikkat edin yerinden kımıldamasın vb. şeyler söyler. Ebe ve hemşirelere müjdeleri için hediye verir. Ama eğer çocuk kız olursa suratını asar ve bir köşeye çekilip oturur. Kötü şanstan dolayı inler ve tatsız anlar yaşar. Çaresiz eşine itina etmez. Halini hatırını sormaz ve hatta bazen kavga çıkararak boşanmaktan bahseder.

Topluluğumuzun çoğunluğunu teşkil eden eğitimsiz ve geri kalmış kimseler böyle yanlış fikirlere ve kötü geleneklere sahiptir. Elbette herkes böyle değildir. Kız ile erkek, gözlerinde bir olan aydın kimseler de vardır. Ama bunlar azınlıktadırlar.

Beyefendi! Hanımefendi! Kız ile erkeğin ne farkı var? Acaba kız insanlık bakımından eksik midir? Onun ilerleme liyakati yok mu? Acaba kız, faydalı ve değerli bir insan olamaz mı? Acaba kız senin evladın değil mi? Acaba oğulların anne ve babaya kızdan fazla ne gibi bir menfaati var? Eğer kızın değeri olmasaydı Allah Teâla, Resulünün neslini Hz. Fatıma'dan (s.a ) sürdürmezdi. Eğer kızı iyi terbiye edecek olursan şüphesiz erkekten geri kalmayacaktır. Tarih sayfalarını karıştırın bir. Tarih sayfalarında binlerce erkekten üstün olan kadınlar bulabilirsiniz. Toplumumuzda kök salmış, kadının makamını aşağı düşüren bu yanlış düşünce de ne oluyor böyle? Bilgisizlikten kaynaklayan bu gibi yanlış düşüncelerle savaşın. Kız ile erkek arasında konulan yanlış ayrıcalıkları tümüyle beyninizden çıkarın. Sorumluluğunu bilir ve topluma faydası olan insanlar yetiştirmeyi düşünün. Erkek de faydalı bir insan olabilir kız da. Size, çocuğunuz olduğu müjdesi verildiğinde sağlıklı ve kusursuz olursa, alemlerin rabbinin hediyesi ve vücudunuzun hatırasının, yaşantısının en tehlikeli ve hassas bölümünü geçerek sağ ve kusursuz olarak dünyaya geldiği için Allah'a şükredin. Peygamber efendimiz (s.a.a) ve İmamlarımız da işte böyle davranırlardı.

"İmam Seccad'a (a.s) bir çocuğu olduğunu haber verdiklerinde kesinlikle onun cinsiyetini sormazdı. Ama onun sağlıklı ve kusursuz olduğunu duyunca Allah'a şükrederdi."[86]

Resul-i Ekrem (s.a.a) ashabı ile oturmuş sohbet ediyordu. O anda biri meclise girerek, Allah size bir kız verdi, dedi. (Resulullah bu habere sevinerek Allah'a şükretti) Sonra üzgünlükleri yüzlerinden okunan ashabına bakarak, itiraz mahiyetinde, "Ne oldu? Allah bana koklayacağım bir gül verdi; onun rızkını da kendisi verecektir, buyurdu."[87]

Kerem sahibi Yüce Allah bu kötü hasleti tenkit ederek Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Onlardan birine kızı olduğu haber verilince yüzü utançtan siyah olur ve gazaplanır. Bu kötü haberden dolayı kendisini halktan gizletir."[88]

İSİM KOYMA

Baba ve annenin en hassas ve en önemli vazifelerinden biri de çocuğa isim bırakmalarıdır. İsim seçmek küçük ve önemsiz bir mevzu olarak telakki edilmemelidir.

İnsanlar isim ve soyisimler üzerinde hesap gider, ismin iyilik ve güzelliğini insanın kişiliğinin göstergesi bilirler. İyi bir isme ve güzel soyisme sahibi olan herkesin her zaman ve her yerde alnı açıktır. Kötü bir isme sahip olan kimse utanç duyar, kötü ismi kendisi için bir noksanlık sayar ve her zaman aşağılık kompleksine kapılır. Bazen de edepsiz kimseler tarafından alaya alınır. Bu aşağılık kompleksi ister istemez onun ruhunda kötü tesirler bırakır. Bunun için İslam, iyi isim seçmeyi baba ve annenin vazifesi ve onların ilk iyiliği saymaktadır.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocuğuna güzel isim seçmek her babanın vazifesidir."[89]

Resul-i Ekrem (s.a.a) yine buyuruyor ki: "Çocuğun, baba üzerinde üç hakkı vardır: 1- Ona iyi bir isim seçmelidir. 2- Okuma-yazmayı öğretmelidir. 3- Eş bulmalıdır."[90]

İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyuruyor: "Babanın, evladına yapabileceği ilk iyilik ona güzel bir isim seçmesidir."[91]

Öte yandan isim seçmenin toplumsal yönden de çok büyük tesiri vardır. Baba ve annenin hedef, fikir ve arzularını gösteren, onları ve çocuklarını çeşitli cemiyet ve maksatlara bağlayan, "isim bırakma"dır.

Bilinçli bir baba ile annenin isim bırakmalarından, onların fikir ve hedeflerini anlamak mümkündür. Baba ve anne eğer bir şaire karşı sempati duyuyorsa varsa çocukları için onun ismini seçerler. Eğer bilime ilgi duyuyorlarsa bilginlerin isimlerini seçerler ve eğer dindar iseler peygamberlerin, imamların ve din önderlerinin isimlerini seçerler.

Eğer din yolundaki fedakarlık ve zalimler karşısında mücadele etmeye ilgileri olursa Hüseyin, Ebulfazl, Abbas, Ali, Muhammed, Hasan, Ebuzer, Ammar, Hamza, Cafer, Said gibi fedakar şahsiyetlerin isimlerini seçerler.

Eğer spora ilgi duyuyorlarsa çocuklarına tanınmış kahramanların isimlerini bırakırlar. Eğer herhangi bir şarkıcıyı severlerse onun ismini çocuklarına bırakırlar. Eğer zorbalık ve zulme karşı sempatileri varsa İskender, Cengiz, Timur ve bu gibi zalimlerin isimlerini çocuklarına bırakırlar. Her baba ve anne, seçtiği isimle kendisini ve çocuğunu sevdiği bir gruba bağlamaktadır. Bu isimsel bağlılıklar toplumsal görüşlerde tesir bıraktığı gibi genellikle isim sahibinin de düşünce tarzında tesirsiz olmayacaktır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "İyi isimler seçin, zira kıyamet günü size o isimlerle hitap edilecek ve "Ey falanın oğlu falan; kalk da hidayet bulduğun nura doğru git ve ey falanın oğlu falan; seni hidayet edecek nurun olmadığı halde kalk" denecek."[92]

Biri, İmam Sadık'a (a.s), "Biz kendimiz için sizin ve babalarınızın isimlerini seçiyoruz. Acaba bu amelin bize bir faydası var mıdır?" diye arzetmesi üzerine İmam: "Allah'a andolsun ki evet. Acaba din iyilere dostluk ve kötülere düşmanlıktan başka bir şey midir?" buyurdu.[93]

Görüş akımlarını yaymak, ve bazı şahsiyetleri anmak için her fırsattan istifade ettikleri ve hatta şehir, cadde ve meydanlara onların ismini bıraktıkları bir dünyada sorum-luluğunun bilincinde olan bir Müslüman, dinini yaymak için hiç bir fırsattan, hatta isim bırakmaktan bile gafil ol-maz. Evet; Hasan, Hüseyin, Ebulfazl, Aliekber, Hür, Kasım, Hamza, Cafer, Ebuzer ve Ammar gibi isimleri seçmek ve yaygınlaştırmak vasıtasıyla İslam'ın mücahit ve fedakar yiğitlerinin kahramanlık hatıralarını kalplerde yaşatmak, fedakarlık ve zulme baş kaldırma özelliğini topluma yerleştirmek mümkündür. İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi Allah'ın büyük peygamberlerinin isimlerini seçmek vasıtası ile insan, Allah'a tapan topluluklara ve ilahi kanunlara bağlılığını ilan edebilir. Şia mektebinin, Ebuzer, Meysem ve Ammar ve hakiki Şiiliğin birer örneği olan bunlar gibi yüzlerce fedakar ve mücadeleci yiğitlerinin isimlerini yaşatmak ve yaymak vasıtasıyla Şiilik halka öğretilebilir. İslam'ın büyük bilim adamlarının isimlerini seçmek vasıtası ile ilim ve bilgi makamı kutsanmış olur ve yaygınlaşabilir.

Bilinçli bir Müslüman hiçbir zaman çocuğu için zalimlerden veya İslam düşmanlarından birinin ismini evladına isim olarak seçmeye hazır olmaz. O, bu isimi bırakmanın bir nevi zulmü yaymak olduğunu bilir.

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: "Şeytan, birinin Muhammed ismi ile çağırıldığını duyunca rahatsızlıktan erimiş alüminyum gibi erir ve bir kişinin, İslam düşmanlarından birinin ismiyle çağırıldığını duyunca mutluluktan coşar."[94]

Resulullah (s.a.a) buyurur ki: "Dört oğlu olup da onlardan hiç birine benim ismimi bırakmayan kimse, bana zulüm etmiştir."[95]

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır: "En iyi ve üstün isimler peygamberlerin isimleridir."[96]

Resulullah (s.a.a) isim bırakma konusuna o kadar önem veriyordu ki eğer ashabından veya şehirlerden birinin ismini beğenmeseydi hemen onu değiştirirdi. Nitekim, Abduşşems (güneşin kulu) ismini Abdulvehhab'a çevirdi. Ve Abduluzza'yı (putun kulu) Abdullah'a çevirdi. Abdul-haris'i (Haris'in kulu) Abdurrahman'a ve Abdulkâbe'yi (Kâbe'nin kulu) Abdullah'a çevirdi.

TEMİZLİK VE SAĞLIK

Yeni doğan bebeğin, üşütme ve çok şiddetli sıcaktan terleyerek rahatsız olmaması için elbisesini mevsimlere göre ve hava durumuna uygun bir şekilde ayarlamak gerekir. Pa-muklu kumaşlardan hazırlanmış yumuşak ve sade elbiseler çocuğun sağlığı ve rahatlığı açısından çok iyidir. Çocuğun rahatını kaçıran çok dar elbiseler iyi olmayıp onları değiştirme esnasında hem annesi rahatsız olur hem de çocuk. Halk arasında genellikle çocuğu kundaklamak ve elini-aya-ğını sıkıca bağlamak yaygındır. Kundak yapmanın iyi bir iş olmadığı ve çocuğun cismine ve ruhuna zararlı olduğu dü-şünülmektedir. Bu insanî olmayan hareketle o güçsüz varlıktan serbestliği alınmaktadır. Rahat bir şekilde elini, ayağını oynatmasına izin verilmiyor; böylece bu amel ile çocuğun hareket etmesine ve tabii bir şekilde gelişmesine engel olunuyor.

Batılı yazarlardan biri şöyle yazıyor: Çocuk anne rahminden çıkar çıkmaz özgürlüğün lezzetini tatmak ve elini-ayağını oynatmak istediği bir anda aniden onun elini-ayağını yeni bir bağla bağlıyorlar. Önce onu kundaklıyor, el ve ayağı uzatılmış bir vaziyette yere yatırıyorlar ve bedenine o kadar parça ve elbise sarıyorlar ki çocuk hareket bile edemiyor... Böylece çocuğun zamanla fazlalaşan ruhi gelişmesi bu dış etken tarafından durdurulur. Çünkü, gelişebilmek ve bedenin terbiyesi için gerekli olan hareketi temin edemiyor...

Bu vahşi bakıcılığın yaygın olmadığı ülkelerin erkekleri güçlü, uzun boylu olurlar ve birbirine uyumlu organlara sahiptirler. Tam aksine, çocukların kundaklandığı yerlerde, erkekler kambur, aksayan, eğri-büğrü, içi içine geçmiş ve olağan dışı niteliklere sahiptirler... Acaba böyle bir terbiyenin ve bu vahşi amellerin onların ahlaki ve tabii durumlarında olumsuz tesirler bırakmayacağını mı zannediyorsunuz? Onların ilk hissettikleri şey acı ve işkencedir. Çükü, yapmak istediği her hareketin karşısında engelden başka bir şey görmemektedir. Zor işlere mahkum olan bir tutsaktan daha bedbahttırlar. Faydasız telaş ederler, sinirlenirler, bağırıp gürültü koparırlar... Eğer sizin de elinizi ve ayağınızı bağlamış olsalardı, siz daha fazla bağırırdınız.[97]

Çocuk da bir insandır, onun da his ve şuuru vardır, özgürlük ve rahatlık ister. Kundak ve özgürlüğünü kaybetmek onun için bir işkencedir. Ama kendisini savunamıyor. Tepkisi sadece ağlamak, bağırmak ve feryat etmektir. Bundan başka da bir çaresi yoktur.

Bu sıkıntı ve rahatsızlıklar yavaş yavaş çocuğun sinirlerinde ve beyninde olumsuz etkiler bırakarak onu öfkeli ve sinirli bir insan olmasına sebep olur.

Çocuğun elbiselerini pak ve temiz tutun. Her defasında idrardan sonra çocuğun bezini değiştirin, bacaklarını yıkayın ve pişme ve yaralanmayı önlemek için zeytin yağı ile yağlayın.

Ara sıra çocuğa duş aldırın ve iyice yıkayın. Böylece çocuğun sağlık ve selametliğine yardımcı olur ve çoğu çocuk hastalıklarını önleyebilirsiniz. Ayrıca, düzenli ve temiz bir çocuğunuz olur, insanların gözünde hoş görünür ve herkes tarafından sevilir.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "İslam, temizlik dinidir. Siz de temiz olun. Zira sadece temiz kimseler cennete girer."[98]

Resulullah (s.a.a) yine şöyle buyuruyor: "Çocukları yağ ve kirden temizleyin. Çünkü, şeytan onu koklamaktadır. Böylece çocuk uykuda korkar, huysuzlaşır ve melekler rahatsız olur."[99]

Erkek çocukları sünnet etmek İslam'ın sünnet ve farzlarından biridir. Çocuğun sağlık ve selametliği için de çok faydalıdır. Sünnet etmek vasıtasıyla haşefeyle fazla olan deri arasında irin ve kir oluşması ve rahatsız edici mikropların meydana gelmesi önlenebilir. Sünneti, çocuk buluğa erene kadar geciktirmek caizdir. Ama doğumun ilk günlerinde yapılması daha iyidir.

İslam, çocuk yedi günlük olunca sünnet etme emrini vermektedir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Çocuklarınızı yedinci gününde sünnetleyin. Bu, onlar için daha iyi vedaha temizdir ve onların gelişme ve terbiyelerine hız kazandırır. Şüphesiz, yeryüzü sünnetsiz insanın idrarından rahatsız olur."[100]

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki: "Yeni doğan çocuğu, temiz olması ve gelişip ilerlemesi için yedi günlük olduğunda sünnetleyin".[101]

Çocuğun başını tıraş etmek de vurgulanmış olan müstahap amellerdendir. İslam, çocuğun doğumunun yedinci gününde başını tıraş etmeyi ve o saç ağırlığında altın ve gümüş sadaka vermeyi tavsiye etmiştir. Aynı günde onun için bir koyun kurban etmeyi ve etini fakirler arasında bölüştürmeyi veya fakirleri davet ederek o eti onlara yedirmeyi önermiştir. Bu şekilde sadaka vermek çok iyi olup çocuğun canını korur ve belaları defetmede etkili olur.

Yeni doğan bebek çok zarif ve güçsüz olup baba ve annenin koruma ve bakımına muhtaçtır. İnsanın sağlıklı veya hasta olmasının temeli çocuklukta atılır. Bu işin sorumluluğu baba ve annelerin üzerine yüklenmiştir. Onun dünyaya gelmesine sebep olan baba ve anne onu muhafaza etmek ve onun sağlıklı bir insan olması için gerekli çabayı sarfetmekle de görevlidirler. Eğer baba ve annenin tembelliği ve gafleti sonucu çocuğun cismine ve ruhuna bir zarar gelecek olursa, onlar, sorguya çekilecek ve cezalandırılacaklardır. Yeni doğan yavrucağız onlarca hastalıkla karşı karşıyadır; bu hastalıkların çoğu etkisiz hale getirilebilir. Aşı vasıtasıyla çocuk felci, çiçek hastalığı, kızılca, kızamık, difteri, tetanos ve boğmaca gibi hastalıklar önlenebilir. Bu gibi hastalıkların aşısının sağlık kurum ve ocaklarında oluşu ve müracaat edenlere karşılıksız hizmet verilmesi sevindirici bir olaydır. Eğer tembellik ederler de aziz çocukları felç olur veya öteki hastalıklardan birine yakalanarak ölüme maruz kalırsa veya ömür boyu kusurlu ve hasta olursa, Allah katında ve vicdanlarında sorguya tabi tutulacaklardır.

Kısacası; baba ve anne, çocuklarının sağlık ve selametliklerini korumak ve onları kuvvetli, güçlü ve sağlıklı terbiye etmek için gereken çabayı sarfetmekle mükelleftirler.

uyku ve özgürlüğüne engel olmayın

Dünyaya yeni gelen bebek, birkaç hafta çoğu vakitler uykudadır. Her gün yirmi saat uyuyabilir. Ama yavaş yavaş uykusu azalır. Onun uykuya ve dinlenmeye çok ihtiyacı vardır. Çok ses ve gürültüden rahatsız edilmekten hoşlanmaz; nefret eder. Rahat uyuyabilmek ve rahatsız edilmemek için sakin bir ortamdan hoşlanır. Fazla öpmeler ve başkalarına göstermek için elden ele dolaştırmalar çocuğun huzur ve rahatını kaçırır. Yüksek sesle konuşma, kulağı rahatsız eden radyo ve televizyon müzikleri çocuğun çok zarif olan sinirlerinde tesir eder. Çocuğu, hiç bir sebep olmaksızın uykudan uyandırıp bu tarafa o tarafa götürmek doğru değildir. Bu gibi hareketler onun huzurunu alt-üst eder ve sinirlerinde tesir bırakır. Bu gibi hareketler çok tekrar edildiği takdirde çocuğun sinirli, kötü huylu, heyecanlı ve ıstıraplı olmasına neden olabilir.

Yeni doğan bebek, fazla ses ve gürültüden ve sağa sola taşınmaktan nefret eder. Ama hareket ettirilmeğe karşı değildir. O, annesinin kucağında veya beşikte sallanmayı sever. Sallanmak onda huzur ve ümit hissi uyandırır. Çünkü, hareket (sallanma), yanında birinin oluşunun ve onunla ilgilenişinin göstergesidir. Hareketsizlik ise yalnızlığını gösterir. Ayrıca, bebek cenin halindeyken annesinin karın beşiğinde hareket halindeydi. Bundan dolayı, çocukluk döneminde de o zamanki durumunun devam etmesini arzular. Çocuk, annenin yumuşak ve latif nağmelerinden huzur ve rahatlık hisseder.

Çocuk, yaşantısının ilk yılında, kaslarını geliştirmek için idman yapar. Rahat bir şekilde hareket etmeyi ve elini, ayağını oynatmayı sever. Çocuğun elbisesi yumuşak ve geniş olmalıdır. Kundaklamak ve beze sarmak, onun rahat hareket etmesini engeller ve sinirlerinde olumsuz etki bırakır. Özgürlüğü elinden alınmış bir çocuğun ağlamak ve bağırıp feryat etmekten başka çaresi yoktur. Bu sinirsel rahatsızlıkları, onun öfkeli ve çok sinirli biri olmasına sebep olabilir.

HAYATIN EN HASSAS DÖNEMİ

Hayatın en önemli ve en hassas dönemi çocukluk dönemidir. Herkesin gelecekte sahip olacağı şahşiyet ve karekter bu dönemde şekillenir ve temel kazanır. En ufak bir yanlışlık veya ciddiyetsizlik çocuğun gelecekteki şahsiyetinde telafi edilmez hasarlar meydana getirebilir. Özellikle hayatının ilk üç yılı çok hassas ve değerli bir dönemdir. Belki de halkın hepsi veya çoğunluğu çocuğun süt içme döneminden tamamen gafildirler ve o dönemin hiç bir değeri olmadığı kanısındadırlar. Derler ki: "Çocuk, özellikle dünyaya yeni gelen bebek hiç bir şeyin farkında değildir, ne konuşabilir, ne de anlayabilir. O kadar acizdir ki, hatta idrar ve dışkısını bile kontrol edemez. O halde onun talim ve terbiyeye kabiliyeti olamaz." Böylece çok hassas olan çocukluk dönemi, tam bir itinasızlıkla geçer.

Halbuki bu, çok büyük bir hatadır. Çocuğun hayatının ilk dönemleri, yaşantısının en hassas ve en değerli dönemlerindendir. Bu çok sade görünen dönemde çocuk şekil kazanır ve onun ahlaki, toplumsal ve dini şahsiyetinin temeli atılır.

Çocuk bu üç yıl zarfında yüzlerce kelime öğrenir ve onların manalarıyla tanışır. İyilik ve kötülük, dostluk ve düşmanlık, muhabbet ve gazap, güzellik ve çirkinlik, küçüklük ve büyüklük, çeşitli renkler ve değişik tatlar ve bunun gibi bir çok şeyleri çok iyi anlar ve idrak eder.

Görme, duyma ve konuşmayı öğrenmiş ve düşünme tarzını elde etmiştir. Emekleme, oturma, yürüme, gülme, ağlama ve onlarca buna benzer işleri öğrenmiştir. Eşyalar ve şahısları tanır. Onlarca yeni alışkanlık kazanmıştır. Bu üç yıl zarfında binlerce iyi veya kötü olay onun hassas ve latif ruhunda tesir bırakarak gelecekteki yolunu tayin etmiştir.

Bütün bunlara rağmen, çok az insan, ömrünün ilk üç yılındaki olaylardan bir şeyler hatırlar. Unutkanlık ve gaflet perdesi onların üzerini kapamıştır. Ama bütün bunlar çocuğun tabiatında etki etmiş ve onun geleceğine yönelik yolunu bir ölçüde açıklığa kavuşturmuştur. Çoğu ruhsal hastalıklar o zamandaki olaylardan kaynaklanmaktadır. Psikologlardan biri şöyle yazıyor: Eğer çocuğun şahsiyeti, hayatının bu ilk yıllarında gerektiği gibi şekillenmezse, kendi sorumlulukları ile karşılaşmaya güç yetiremeyecek ve çeşitli ruhsal düzensizliklerin hücumuna maruz kalacaktır. Bunun içindir ki, genellikle ruhsal rahatsızlıkların temel sebeplerinin, hayatının ilk üç veya dört yılındaki olaylardan kaynaklandığı müşahede edilmektedir... Her zaman bir psikolog, herhangi bir sinir hastasındaki ruhsal sebepleri dikkatle araştırdığında yaklaşık olarak her defasında o hastanın sorunlar karşısında gösterdiği acizliğin, hayatının ilk dönemlerindeki bazı olaylardan kaynaklandığını teşhis etmiştir. [102]

Doktor Celali şöyle yazıyor: Çocuğun toplumsal hareketinin temeli, hayatının ilk yılında atılır ve onun birleşmeye eğilimi olup olmaması da bu dönemde ortaya çıkar.

Öyleyse, sorumluluklarının bilincinde olan baba ve anneler doğumun paha biçilmez ve hassas başlangıç dönemini gözardı edemez ve çocuğun talim ve terbiyesini geciktiremezler. Eğitim ve öğretim doğumdan itibaren başlar. Bilginlerden bazıları şöyle yazıyor: Çocuğun terbiyesi doğumun başlangıcından itibaren başlar. Büyüklerin çocukla olan irtibatları, onların davranış tarzları ve çocuğa karşı ilgileri terbiyenin ilk yoludur. Aynı şekilde çocuğun görmüş olduğu şeyler, duyduğu sesler ve beş duyu organı vasıtasıyla, sinirlerine ve beynine olaşan tesirler onun terbiye tarzında etkili olur. Çocuğun gelecekte sahip olacağı ahlak ve alışkanlıklarda rolü olan çoğu bilgi ve tecrübeler, onun hayatının ilk döneminde ortaya çıkar. Büyüklerin, doğumun başlangıcında çocuğa karşı olan davranışlarının onun bilgi ve tecrübesinde önemli etkileri vardır ve bunlar talim ve terbiye faktörleri sayılır. [103]

Russel yazıyor ki: Ahlaki terbiyeye başlamak için en doğru ve münasip zaman, doğum anıdır. Zira bu dönemde ümitsizliğe kapılmadan işe başlamak mümkündür. Ama eğer terbiye bu dönemden sonra başlarsa bu durumda kötü alışkanlıklarla savaşmak zorunda kalırız.[104]

Hz Ali (a.s), oğlu İmam Hasan'a (a.s) şöyle buyurur: "Çocuğun kalbi bitkisi olmayan bir araziye benzer, ona ne verilirse kabul eder. Bundan dolayı ben, kalbin katılaşmadan ve başka şeylerle meşgul olmadan seni terbiye etmeye başladım."[105]

BEBEK VE AHLAKİ EĞİTİMLER

Çocuk, dünyaya geldiği zaman oldukça güçsüz ve aciz bir varlıktır. Bilkuvve aklı vardır; ama o haliyle hiç bir şeyi idrak edemez, fikir ve düşünceden yoksundur. Göz görür, ama hiç bir şeyi tanıyamaz. Renkleri ve şekilleri ayırtedemez. Uzağı ve yakını, büyüğü ve küçüğü anlayamaz. Sesleri duyar, ama onların mana ve özelliklerini idrak edemez. Öteki duyu organları da aynı durumda. Ama gelişme ve anlama kabiliyetine sahiptir. Zamanla tecrübe kazanır ve bir şeyler anlar. Allah Teâla Kur'an'da şöyle buyuruyor: "Allah sizleri annelerinizin karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Allah, O'na şükretmeniz için sizlere göz, kulak ve kalp verdi."[106]

Bebeğin bütün işi yemek, yatmak, el ve ayağını oynatmak, ağlamak ve idrar ve dışkısını boşaltmaktan ibarettir. O, bir kaç hafta bunlardan başka bir şey yapamaz. Yeni doğan bir bebeğin ilk yaptığı işler oldukça sade ve az olmasına rağmen, bu işler vasıtasıyla etrafındaki şahıslar ve eşyalar ile irtibat kurar, tecrübe, alışkanlık ve ilim kazanır. Bu irtibat ve tecrübeler sonucu çocuğun ahlaki ve içtimai şahsiyetinin temeli atılır ve belirli bir şekle girer.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "İnsanın vücudunda yerleşmiş olan sırlar, gün geçtikçe açığa çıkar."[107]

Çocuk, toplumsal açıdan acizdir ve diğerlerinin yardımı olmaksızın yaşamını sürdüremez. Eğer diğerleri ona bakmaz ve ihtiyaçlarını gidermezlerse helak olur. Yeni doğan bebeğin cismi terbiye ve sağlığı bakıcılarının elinde olduğu gibi onun ahlaki, toplumsal ve hatta dini terbiye ve gelişmesi de onların davranışlarına bağlıdır. Vazifelerinin bilincinde olan baba ve anneler, doğru ve hesaplı davranışları ile, yeni doğan bebeğin ihtiyaçlarını giderebilir, onun cismi ve ruhi terbiyesi için gerekli ortamı oluşturup hassas ve temiz ruhuna güzel ahlak ve alışkanlıklar yerleştirebilirler.

Aynı şekilde, cahil bir bakıcı, hatalı ve yanlış davranışı ile çocuğun pak ve tertemiz ruhunu kötü ahlak ve beğenilmeyen alışkanlıklara maruz bırakır.

Bebek acıkır, yemeğe ihtiyaç duyar ve ihtiyaçlarını giderebilecek daha üstün bir güç ister. Bundan dolayı, yardımına koşarak ihtiyaçlarını gidersinler diye ağlar, bağırır. Eğer çocuğun iç isteklerine iyice dikkat edilir de doğru ve düzenli bir programla, belirli vakitlerde gerekli miktarda ona süt verilirse huzurlu olur ve rahat bir şekilde uyur ve yine acıktığında belirli vakitlerde uyanır. Yine süt içer ve uyur. Böyle şanslı bir çocuğun sinirleri ve beyni sakin ve rahat olur. Istırap ve heyecana kapılmaz. Güzel ahlak, sabır, tahammül ve düzenli olmayı alışkanlık eder. Hassas ruhuna, diğerlerine karşı güven ve iyimserlik yerleşir.

Dünyaya gözlerini yeni açan bebek, hiç kimseyi tanıyamadığı ve hiç bir şeyi ayırtedemediği varlığının bu safhasında fıtri olarak iki şeye yönelir: Bir taraftan kendi acizliğini ve ihtiyacını iyice hisseder. Öte yandan bütün muhtaçların sığınağı olan büyük ve sonsuz bir güce teveccüh eder. Onun için ağlar ve tanımadığı o üstün güçten yardım ister. Ve o gaybi güç, alemi yaratandır. Çocuk zati zaaf ve güçsüzlüğünden dolayı kendisinin ihtiyaçsız bir güce bağlı ve muhtaç olduğunu hisseder. Eğer, bu bağlılık hissi, huzur vererek iyi bir şekilde doyurulursa, çocuğun kalbinde iman ve ruhi huzurun temeli atılır.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Çocukları ağladıkları için dövmeyin (aksine, ihtiyaçlarını giderin). Zira çocuğun dört aya kadar ağlaması alemlerin rabbinin varlığına ve birliğine şehadettir."[108]

Bebek dört aylık olmadan önce henüz içtimai bir varlık olmamıştır. Hiç kimseyi, hatta annesini bile tanımaz. Ve annelerin deyişiyle "gariplik" hissetmez. Sadece bu dört aylık müddet zarfında çocuk sonsuz bir kudrete teveccüh eder.

Ama annenin gafleti, dikkatsizliği ve gerekli önemi göstermeyişinden dolayı doğru ve düzenli bir beslenmeden mahrum olan bir çocuk, bazen yardımına koşulması için ağlamak ve bağırmak zorunda kalır. Böyle bir çocuğun sinirleri ve beyni devamlı olarak olumsuz yönde etkilenir ve huzuru kaçar. Yavaş yavaş öfkeli ve sinirli bir varlık olarak ortaya çıkar. Onda güvensizlik ve ıstırap hissi meydana gelir. Düzensiz ve inatçı bir kişi olur.

 

Google

Facebook

  DİĞERLERİ
MUHTAR SAKAFİ
İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) rivayet edildiğine göre İmam Zeyn’el Abidin (a.s), Muhtar’ın işini teyit etmiş ve onun hakkında duada bulunmuştur.
Kadınlar Şahı Hz. Fatıma
"Ey Kıyle oğulları (Evs ve Hazrec), sizin gözünüzün önünde babamın mirasını elimden alacaklar ve sizler buna şahit olup susacak ve topluca bunu
Ümmül Benin (Bir Üvey Anne Örneği)
MÜTHİŞ BİR ÜVEY ANNE ÖRNEĞİ OLAN ÜMMÜL BENİN İN HAYATI
MÜMİNLERİN İMTİHAN EDİLİP DENENMESİ Ayetullah’il Uzma İmam Humeyni (ra)
"Semâe, Hz. Sadık'ın (aleyhisselam) şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ali'nin (as) kitabında şöyle bir ifade vardır. "Be­laya mübtela olmak açısında
İslâm’da Aile Düzeni Üstad Hüseyin ENSARİYAN
Aile kurmanın önemi ve zarureti İslâm’da ispat etmeye bile gerek kalmayacak kadar açık bir konudur. Zira insanın yaratılış hedeflerine ulaşmasında en
HZ. HATİCE’NİN (S.A) KISACA HAYATI
Cahiliyet zamanında yaşamalarına rağmen böyle değerli âilede yetişen Hz. Hatice, öylesine şeref, haysiyet, iffet ve temizlik dolu bir hayat yaşıyordu
Hz ZEYNEP
Elinizdeki kitap salt tarihî bir olayı anlatmakla kalmıyor. Tüm kanıtlar, deliller tarihten alındı ama okuyucuya belki gerçeküstü bir izlenim bıraktır
H İ C A B - Şehit Mutahhari
Bu kitap; İslam Kütüphanesi sitesinin kitap arşivinden istifade edilerek okuyucunun hizmetine sunulmuştur.
CELAL VE CEMAL AYNASINDA KADIN
Bu kitap; İslam Kütüphanesi sitesinin kitap arşivinden istifade edilerek okuyucunun hizmetine sunulmuştur.
ÜMMÜL BENİN (BİR ÜVEY ANNE ÖRNEĞİ)
BİR ÜVEY ANNE ÖRNEĞİ OLARAK UMMUL BENİN- ASR YAYINLARI

n

ÇOCUK TERBİYESİ 2

n

ÇOCUK TERBİYESİ

n

HZ. FATIMA'YA AĞIT

n

İmam Humeyni'nin (ra) Düşüncesinde KADININ KONUMU

n

HZ. FATIMADAN KIRK HADİS

n

İSLAM'DA AİLE HUKUKU VE AHLAKI (TAVSİYE KİTAP)
 YAZARLAR
ARZU ÇETİNKAYA

İNSAN OLMAK
Canan TÜRKYILMAZ

AŞKIN SECDESİ
HASİBE YEŞİL

İMAM HUMEYNİ NİN DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Muhsin SOLHAN

İslam’ın Öngördüğü Aile Düzeni
Özlem SEVİLMİŞ

Hayata Dair Yeni Bir Adım “Üniversiteler”
Masume ZULFİKAR

BİR VAKIA DAHA
MERZİYE HAKLI

ÇOCUKLARDA RİYA
 GENÇ KALEMLER
 KONUK YAZARLAR
Mustafa Kemal TAŞPINAR
TOPLUMUN DİREKLERI KADINLARIMIZ
Metin ATEŞ
GÖNLÜMÜN SAHİBİ YA ALİ (A.S)
 ALNTI YAZARLAR
Abbas Kazimi
Çocuk Terbiyesi
Murtaza Akbulut
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.a)
Betül HANZALA
HAMAS VE ZAVALLILIĞIN TABLOSU‏
  SİZDEN GELENLER
yar fatıma - 25-04-2012 / Türkiye / izmir
selamun aleykum emeginize saglık rabbım bu kadar anlamlı musluman bayanların (mumin bır bayanın ) ogrenmesı dusunce payının bulunması gereken konul
zehra - 09-02-2012 / Türkiye / ığdır
Bismillah. Selamun aleykum. Güzel bir site emeği geçenlerden Allah razı olsun...
serdar ak - 30-11-2011 / Türkiye / istanbul
kadın konusunda böyle doyurucu ve çok kapsamlı bir siteye ilk defa rastladım hangi konuya girdiysem doyurucu ve bol bol yazı gördüm rabbimden daha
özlem akdoğan - 10-08-2011 / Türkiye / istanbul
hazırlamış olduğunuz şeylerin hepsi birbirinden anlamlı emeği geçen herkezden ALLAH razı olsun
MULTIMEDIA
ANKET  
FOTO GALERİ  
Hz Fatıma (sa)
ÇOK İZLENENLER
Sen Sultansın
Ya Fatıma
Ya Fatıma
EHLİBEYT TAKVİMİ
SAAT - TAKVİM

Copyright © 2010 Rast Kadın
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz